MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE ÇORUM

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE ÇORUM

MİLLİ MÜCADELE'NİN BAŞLAMASI: 19 MAYIS 1919
19 Mayıs 1919 tarihi, Türk İstiklâl Harbi’nin hukuken, siyâseten ve bir anlamda fiilen başladığı tarihtir. Milletin kendi istiklâlini kurtarmak yönünde kendi azim ve kararını ortaya koyduğu bir tarihtir. Bu tarihten sonra Anadolu’da Kuvâ-yı Milliye derlenip toparlanacak ve Hâkimiyet-i Milliye’nin idâmesi için mücâdeleye başlanacaktır. Mücâdele neticesi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmadan önce tasarladığı vechile yıkılan bir imparatorluktan yepyeni ve millî bir Türk devleti hayat bulacaktır. Bu itibarla 19 Mayıs tarihi, Türk tarihinde mümtaz bir mevkie sahiptir.
Atatürk Nutuk’a, “1919yılı Mayısının 19 uncu günü Samsun’a çıktım. Umumî durum ve manzara:Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde...” diye başlar ve kısaca bir durum tespitinde bulunur. Sonra düşünülen kurtuluş çarelerini sıralar ve şunları söyler:
“Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da millî hakimiyete dayanan kayıtsız şartsız, bağımsız yeni birTürk Devleti kurmak...İşte İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da, Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur...Türk’ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir. Öyleyse ya istiklâl ya ölüm!” (1)
1905 yılında Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı olarak mezun olan Mustafa Kemal, aynı yıl merkezi Şam’da bulunan V. Ordu’ya tâyin oldu. Şam’a giderken Beyrut’taki arkadaşlarına,“Asıl mesele yıkılmak üzere bulunan imparatorluktan bir Türk devleti çıkarmaktır.” Diyen Mustafa Kemal, 1907’de özetle şu görüşleri ifade ediyordu:“Meşrutiyet, köhneleşmiş ve insicâmını kaybetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gövdesi üzerinde değil, aksine Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde, düşmanların yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine, kendi başına bir Türk devleti kurmalıdır. Nüfusun yarısı Türk olmayan ve halbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün varlığı ve müdâfası “Türk’ün omuzlarına yüklenmiş, Hıristiyan azınlıklar ise, yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyor, komşu ve aynı ırktaki devletlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlar. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek,Türk’ten başka unsurlar, düşman devletlerin tarafını tutacaklar.
Şu halde devlet gövdesinin çökmesiyle hâsıl olacak enkazın altında ezilip perişan olmak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan millî sınırlara çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olacak?Ben selâmeti ikinci fikrin tatbikinde görüyorum.”(2)
Mustafa Kemal’in Birinci Dünya Harbi’nden kısa bir süre önce ileri sürdüğü isâbetli fikirler,Osmanlı Devleti’nin son on yılında iktidara sahip İttihat ve Terakki hükümeti tarafından başarılı bir şekilde tatbik edilebilseydi, devlet daha o zaman kurtarılabilirdi. Tarihin akışını anlamayan İttihat ve Terakki liderleri bu cesareti gösteremediler (3).
I.Dünya Harbi’ne girilmesi, büyük kayıplar bir yana, devletin sonu olmuş, bu devlet içinden yeni bir Türk devleti çıkarılmasını da iyice zorlaştırmıştır. Dört yıl süren savaştan yenilmiş olarak çıkan devlet, 30Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kalmıştır. Mütârekenâme’nin meşhur 7. maddesi ile “Müttefikler güvenliklerini tehdit edecek bir durum olduğunda herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkını” elde etmişlerdi. Osmanlı ordusu terhis edilir; silâh ve cephânelere el konulur. Müttefiklerin, Mütâreke maddelerini isteklerine uygun bir tarzda uygulamaya başlamaları, hatta Mütâreke maddeleri hükümlerine aykırı olmasına rağmen, bir çok yerde işgale başlamaları, Mondros Mütârekesi’nin ihtiva ettiği şartlar ile yetinmeyeceklerini ve aralarında yaptıkları gizli anlaşmaların hükümlerini açıkça uygulayacaklarını gösteriyordu. Başka bir ifade ile Müttefiklerin Osmanlı topraklarını parçalamak emelinde oldukları açıktır.
Müttefiklerin Anadolu’yu parçalayacaklarını çok iyi bilen Mustafa Kemal Paşa (4), Mondros Mütârekesi yapıldıktan sonra Kasım ayı ortalarında İstanbul’dadır. Millî Mücadele’ye hazırlanan Mustafa Kemal,İstanbul’da bulunduğu sıralarda, devletin içinde bulunduğu durumun muhâsebesini yapıyordu.
Mondros Mütârekesi yapıldıktan hemen sonra İngilizlerin,“Samsun’da Hıristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahâlinin silâhlandırıldığı” yönünde şikâyetleri vardır. Mustafa Kemal Paşa, Nisan ayı sonlarında âsâyişin herhangi bir sûrette bozulmasını önlemek için,Samsun bölgesinde huzur ve sükûnun yeniden sağlanması, silâhların toplanması ve şâyet varsa mevcut şûraların kapatılması yetkilisiyle 9.Ordu Genel Müfettişi olarak Anadolu’ya gönderiliyordu. Mustafa Kemal Paşa, Nezâretten çıkarken,“Heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmağa hazırlanan bir kuş gibi idim.” diyordu (5).
Samsun’a ayak basmasından hemen sonra Mustafa Kemal Paşa’nın görevlendirilme gerekçesine mugayir hareketlerini gören İngiliz yetkililer endişelidirler. 6 Haziran 1919’da Karadeniz’deki İngiliz Deniz Kuvvetleri Komutanı General Milne, Üçüncü Ordu Müfettişi’nin faaliyetleri hakkında Osmanlı Harbiye Nezâreti’ne şikâyette bulunmakta ve karışıklıklara sebebiyet veren bu kişinin geri çağrılmasını talep etmektedir. Amiral Calthorpe da bir kaç gün sonra aynı anlamda teşebbüste bulunur. Harbiye Nezareti’nce bu talebe boyun eğilir ve Mustafa Kemal’e en kısa zamanda İstanbul’a dönmesi emredilir. İstanbul’dan azledildiğine dâir telgraf yola çıktığı anda, O da Harbiye Nezareti’ne ve Sultana sadece müfettişlik görevinden değil, aynı zamanda ordudan da istifa ettiğini bildirir(6). Artık sâde bir vatandaştır ve elinde hiç bir güç yoktur. Ancak O, mücâdele edeceği milletleri bildiği kadar, birlikte yürüyeceği milletini de çok iyi tanımaktadır. Bunu,“Ben 1919 senesi Mayısı içinde Samsun’a çıktığım gün elimde hiç bir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asâletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek yola çıktım.” sözleriyle (7) ifade edecektir. Nitekim, kısa bir süre sonra her taraftan sevgi ve bağlılık mesajları gelir. Kazım Karabekir Paşa bizzat gelerek, “Size askerlerimin ve subaylarımın saygılarını iletirim. Geçmişteki gibi her zaman bizim saygı değer komutanımızsınız. Size resmî otomobilinizi ve süvari muhafız takımını getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz Paşam.” der(8).
Temmuz 1919’da Erzurum’a gelen Mustafa Kemal Paşa, görevinden ve askerlikten 8 Temmuz 1919’da istifa etmiştir(9). Samsun’a çıkışından henüz bir buçuk ay gibi kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen bu süre içerisinde yaptığı faaliyetler ve verdiği mesajlar, başta İngilizler olmak üzere müstevlilerin bütün hesaplarını bozacak mâhiyettedir. Bir hafta kadar Samsun’da kaldıktan sonra Havza’ya geçen, oradan Amasya’ya giden Mustafa Kemal Paşa, gerçekten de müfettişlik görevi dışında memleketin muhtelif yerlerinde cereyan eden olaylar ve özellikle Anadolu’da başlayan işgallerle ilgilenmeye, bildiriler yayınlamaya, yazışmalar yapmaya başlamıştır (10). Gönderdiği genelgelerinde, İzmir ve bunu takiben Manisa ve Aydın’ın işgalinin ilerideki tehlikeyi daha açık olarak hissettirdiğini, kabulü mümkün olmayan bu durum karşısında büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak gösterilerde bulunulması ve tepkilerin dile getirilmesini ister (11).
Bu yazılarındaki ifadelerden Mustafa Kemal Paşa’nın doğrudan millet adına hareket eden ciddi bir devlet adamı ve lider olarak hareket ettiğini anlamaktayız. Samsun’dan Amasya’ya geçen Mustafa Kemal 21/22 Haziran 1919 gecesi meşhur Amasya Tamimini yayınlar (12).
Amasya Tamimi’nin maddeleri incelendiği zaman millî devlet kavramının ihtiva ettiği mânayı bulmak mümkündür. Zaten Amasya Tamimi’nden, Erzurum Kongresi-Sivas Kongresi-Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ve Cumhuriyet’in ilânına kadar giden hareket çizgisi tamamen bu fikir ile kâim olmuştur. En önemlisi tamimde belirtilen “istiklâlin yine milletin azim ve kararıyla kurtarılacağı” ifadesidir. Böylece “İrâde-i Milliye” ve “Hâkimiyet-i Milliye” esası artık Millî Mücâdele ve Türk Devleti için temel ve sarsılmaz bir âmil olmuştur. Ayrıca, hukukî zemini hazırlayacak olan millî bir heyetin toplanması kararı da tarihî bir karar olmuştur.
İstiklâl Harbi başladıktan sonra millî bir devletin kurulması görüşü resmen ilk defa Misak-ı Millî’de yer almış, bu görüş önce Erzurum Kongresi’nde kabul edilip, sonradan Sivas Kongresi’nde genişletilerek 28 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan tarafından tasvip edilmiştir. Bu itibarla Misâk-ı Millî, İstiklâl Harbi’nin siyasî ve askerî hedeflerini gösteren bir belge olmuştur (13).
Burada önemli bir hususun da ilâve edilmesinde fayda vardır. Tam bağımsız bir millî devlet kurmak fikri, işin başından beri Mustafa Kemal Paşa’nın amaçları arasındadır.“Hürriyet ve İstiklâl benim karakterimdir... bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve bekâ bulabilmesi, mutlak o milletin hürriyet ve istiklâline sahip olması ile kâimdir...Ben yaşayabilmek için müstakil bir milletin evlâdı kalmalıyım. Bu sebeple Millî İstiklâl bence bir hayat meselesidir. Milletin ve memleketin menfaatleri gerektirdiği takdirde, milletlerden her biri ile dostluk ve siyasî münâsebetleri takdir ederim. Ancak benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de, bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım.” Diyen Atatürk(14), Haziran 1919’da Franklin Bouillon ile yaptığı görüşme sırasında “İstiklâl-i Tam” hakkında şunları söylemişti:“İstiklâl-i tam, bizim bugün deruhte ettiğimiz vazifelerin ruh-ı aslîsidir. Bu vazife bütün millet ve tarihe karşı deruhte edilmiştir.... Biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya tebaiyet yüzünden bu evsaftan mahrum kalmağa tahammül edemeyiz. ... İstiklâl-ı tam denildiği zaman, bittabi, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilâ... her hususta istiklâl-i tanı ve serbesti-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet millet ve memleketin, mânâ-yı hakikiyesiyle bütün istiklâlinden mahrumiyeti demektir.”(15)
Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı gibi, 19Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkması Türk tarihinin bir dönüm noktasıdır. Bu olay ile Türk Millî Mücadelesi fiilen başlamış oluyordu. Zira Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışından itibaren yürüttüğü faaliyetler tamamen millî bir Türk devleti kurmaya matuf faaliyetlerdir. Bu olay ile Türk Millî Mücadelesi de liderini bulmuş oluyordu. Bu itibarla Büyük Zafer’e giden yolun başlangıcı “19Mayıs”tır ve bu eşsiz mücadeleyi başlatan da “Atatürk” olmuştur. Zaferden sonra da tam istiklâlini ilân eden yeni bir Türk Devleti kurulmuştur.
 
ATATÜRK DİYOR Kİ!
Millî mücadele ve Kurtuluş Savaşı
Millî mücadelenin maksat ve gayesi tam istiklâlini ve kayıtsız-şartsız egemenliğini sağlamak ve sürdürmektir. Millet, dış istiklâlini kazanmak için, lâzım gelen hattı hareketini misakı millî ile ifa etmiştir. Millî hakimiyetini elde edebilmek için, takibi lâzım gelen hareket hattını da Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile tesbit etmiştir. (1923)
Esas Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlık edinilmesiyle sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bayındır olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar insanlık karşısında uşak olmak durumunda yüksek bir işlem için değer taşıyamaz. Yabancı bir devletin koruma ve esirgemesini benimsemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçyetmezliği ve uyuşukluğu benimsemekten başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılığa düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı getirmeleri asla düşünülemez.
Oysa, Türk'ün haysiyet ve kendine inanı ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!
Dolayısıyla ya istiklâl, ya ölüm!
Biz haklarımızı ve bağımsızlığımızı savunmak için giriştiğimiz çarpışmanın kutsallığı düşüncesinde ve hiçbir gücün bir milleti yaşamak hakkından yoksun kılınmayacağı inancındayım. (Nutuk)
Memleketin ellide biri değil, her tarafı tahribedilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız. 1920
Ben, 1919 senesi mayıs içinde Samsun'a çıktığım gün elimde, maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk Milleti'nin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu millî kuvvete, bu Türk Milleti'ne güvenerek işe başladım.
Ben, Türk ufuklarından bir gün mutlaka bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu âdeta gözlerimle görüyordum. 1937
Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmayalım. O, esaret ve aşağılığı kabul etmez. (1919)
Ben ve benim gibi birçok vatandaşlar, kardeşler, milletin asıl vatanı, ümitsiz felâkete düştüğü zaman görevli oldukları, vicdanen, namusen, haysiyeten yükümlü bulundukları vazifeyi yapmak mevkiinde kaldılar. Bunu elbette yapacaklardır. Yapmaları mecburi idi, vicdani idi, insani idi, millî namus gereği idi. Ben bu mukaddes esasların dışında hareket edebilir mi idim? Efendiler; elbette edemezdim. Türk Milleti'nin hakiki hiçbir ferdi bu gereklerin haricinde hareket edemezdi. Ben elbette bu elim manzara karşısında vicdanımın emirlerine muhalif, millî namusumuza aykırı hareket edemezdim. (1925)
Bağımsızlık gayesinin elde edilişine kadar, tamamiyle milletle birlikte, fedakârane çalışacağıma mukaddesatım namına yemin ettim. Artık benim için Anadolu'dan hiçbir yere gitmemek katidir. (1919)
Millî irade kendi istikametinde bir nehir gibi coşup taşacaktır. Mücadeleyi her noktasından düşünerek uyanış ve coşkunluk hasıl olmuştur. Sadece dayanıklı olmak ve vazifede kusur etmemek temel şarttır. (1919)
Millî dava ancak bu inan, bu irade ve azimle gerçekleştirilecektir. Yaşaması ve muzaffer olması gereken değersiz şahıslarımız değil, millî kurtuluşu temin edecek olan fikirlerdir. (1919)
Aziz ve mübarek vatanımızı kurtarmak için bütün aydınların, herkesin hazır olması lâzımdır. İstanbul'a gitmeyeceğiz. Anadolu, en büyük hazinedir. Vatanın sinesinde kurtuluş çarelerini beraberce ölünceye kadar aramaya, temin etmeye çalışacağız. (1919)
Bazı arkadaşların yoksulluk içinde bu büyük dâvanın başarılamayacağını zannederek, memleketlerine dönmek arzusunda olduklarını duydum. Arkadaşlar! Ben sizleri bu millî dâvaya silâh zoruyla davet etmedim, görüyorsunuz ki sizi burada tutmak için de silâhım yoktur. Dilediğiniz gibi memleketlerinize dönebilirsiniz. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım beni yalnız bırakıp gitseler, ben bu Meclis-i Âli'de tek başıma kalsam da, mücadeleye ahdettim. Düşman adım adım her tarafı işgal ederek Ankara'ya kadar gelecek olursa, ben bir elime silâhımı, bir elime de Türk bayrağını alıp Elma Dağı'na çıkacağım. Burada tek başıma son kurşunuma kadar düşmanla çarpışacağım. Sonra da bu mukaddes bayrağı göğsüme sarıp şehit olacağım. Bu bayrak kanımı sindire sindire emerken, ben de milletim uğruna hayata veda edeceğim. Huzurunuzda buna and içiyorum. (1920-Birinci Büyük Millet Meclisi'nin gizli celsesinde)
Millî müdafaamızı; düşmanların bayrakları, babalarımızın ocakları üstünden çekilinceye kadar terkedemeyiz. İstanbul mabedleri etrafında düşman askerleri gezdikçe, öz vatan toprakları üstünden yabancı adamların ayakları çekilmedikçe biz mücadelemize devam etmeye mecburuz. Kendi hükûmetimizin idaresi altında bedbaht ve fakir yaşamak, yabancı esareti bahasına nail olacağımız huzur ve mutluluktan bin kere üstündür. (1920)
Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da taksimini teminle uğraşılmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükûmet, bunlar hepsi anlamı kalmamış birtakım mânasız sözlerden ibarettir. O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi?
Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da millî egemenliğe dayanan, kayıtsız ve şartsız müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek!
İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur. (1927)
Harcici siyasetimizde başka bir devletin hukukuna tecavüz yoktur. Ancak, hakkımızı, hayatımızı, memleketimizi, namusumuzu müdafaa ediyoruz ve edeceğiz. Şimdiki medeniyetin devletler arası münasebetlerde ortaya attığı ve en yüce, temiz emel ve düşüncelerin bir özeti demek olan "her milletin kendi mukadderatına kendisinin hâkim olması" hakkını biz yeryüzünde yaşayan milletlerin hepsi için tanıyoruz, bizim de bu hakkımızın kayıtsız şartsız talebimizi tanımamak yüzünden akan ve akacak olan kanların mesuliyeti şüphesiz sebep olanlara aittir. Bizi, millî davamızı takipten yıldıracak hiçbir vasıta, hiçbir kuvvet düşünülmüş değildir. Millî davamız, bizim hayatımızdır. Hayatına suikast edilen en zayıf yaratıkların bile bu isteğe karşı isyan ve nefretle son nefese kadar kendisini müdaafaya çalışmasından daha tabii bir şey yoktur. (1921)
Bizi imha etmek görüşü karşısında mevcudiyetimizi silahla muhafaza ve müdafaa etmek pek tabiîdir. Bundan daha tabiî ve daha meşru bir hareket olamaz. (1921)
Düşmanın mükemmel ve kuvvetli ordularını mağlup etmek için kendimizde bulduğumuz kuvvet ve kudret, dâvamızın meşruluğundandır. Gerçekten, biz millî hududumuz dahilinde hür ve müstakil yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz. Biz Avrupa'nın diğer milletlerinden esirgenmeyen, haklarımıza tecavüz edilmemesini istiyoruz. (1921)
Biz bir amaç takibediyoruz. Bu amacımız öteden beri muhtelif vesilelerle ifade edilmiştir. Ben şimdi de onu tekrar ediyorum: Milletin, devletin bağımsızlığını muhafaza etmek. Bunun içinde namus ve şeref tamamen yer alacaktır. Müstakil olarak milletimizin muayyen hudutlar dâhilindeki tamamiyetini muhafaza etmektir. Bunun için muharebe ediyoruz. Efendiler; memleketimizin ellide biri değil, her tarafı tahribedilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu topraklar üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız. Bundan dolayı iki karış yer işgal edilmiş, üç beş köy tahrip edilmiş diye burada feryada lüzum yoktur. Ben size açık söyliyeyim; efendiler bazı yerler işgal edilmiştir bunun üç misli daha işgal edilmiş olunabilir. Fakat bu işgal hiçbir vakitte bizim imanımızı sarsmayacaktır. (1920)
Millî mücadeleyi yapan, doğrudan doğruya milletin kendisidir, milletin evlâtlarıdır. Millet, analarıyla, babalarıyla, hemşireleriyle mücadeleyi kendisine ülkü edindi. Millî mücadelede şahsî hırs değil, millî ülkü, milli izzetinefis hakiki etken olmuştur. (1925- Atatürk'ün S.D. II, S. 231)
Ben, memleket ve milleti düştüğü felâketten çıkarabileceğim inancıyla Anadolu'ya geçtiğim ve amacın gerektirdiği teşebbüslere giriştiğim zaman cebimde, emrimde beş para olmadığını söyleyebilirim. Fakat parasızlık benim milletle beraber atmaya muvaffak olduğum hedefe yönelmiş adımları durdurmaya değil, zerre kadar azaltmaya dahi sebep teşkil edememiştir. Yürüdük, muvaffak olduk, yürüdükçe, muvaffak oldukça maddi güçlükler kendiliğinden ortadan kalktı.
Türk Milleti, kendisi için, kendi geleceği ve kurtuluşu için çalışan müteşebbisleri, heyetleri güçlükler karşısında bırakmayacak kadar yüksek vatanseverlik ve yüksek şeref hisleriyle donanmıştır. (1926- Atatürk'ün B.N.S. 103-104)
Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütamı, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.
Vatan mutlaka selâmet bulacak, millet mutlaka mutlu olacaktır. Çünkü kendi selâmetini, kendi saadetini memleketin ve milletin saadeti ve selâmeti için feda edebilen vatan evlâtları çoktur. (Nisan 1922)
Birinci İnönü Meydan Muharebesi, inkılâp tarihimizin çok mühim, çok verimli bir sayfasıdır. Gelecek nesiller ve bütün dünya bu sayfayı araştırıp inceledikçe Türk inkılâbını yapan bugünkü Türk ordusunu ve bu orduyu bağrından çıkaran bugünkü Türk Topluluğunu, elbette saygı ile anacak ve takdir edecektir. 1925 (Atatürk'ün S.D. II, S.205)
Birinci İnönü, muharebe meydanının ufuklarında yükselen zafer güneşi, Türk milletinin yüksek fazilet ve mâneviyatının belirtisidir. Bu doğuş karşısında büyük bozgunlar oldu...
Birinci İnönü Zaferi, İkinci İnönü Zaferinin, Sakarya büyük kanlı savaşının ve en nihayet Türk vatanının; Türk bağımsızlığının ilk zafer müjdecisi olmuştur. Bu sebeple Birinci İnönü Meydan muharebesini kazanan Türk ordusunun bütün mensupları, dünya tarihinde unutulmaz şanlı bir menkibe sahibi olarak ebediyen yaşayacaklardır. 1925 (Atatürk'ün S.D. II, S.206)
Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun Sakaryada kazanmış olduğu meydan muharebesi pek büyük bir meydan muharebesidir. Harb tarihinde benzeri belki olmıyan bir meydan muharebesidir. Büyük meydan muharebelerinden biri olan Mukden Meydan Muharebesi dahi yirmibir gün devam etmemiştir. 1921 (Atatürk'ün S.D. I, S.177)
Subaylarımızın kahramanlıkları hakkında söyliyecek söz bulamam, yalnız ifadede isabet edebilmek için diyebilirim ki, bu muharebe subay muharebesi olmuştur. Bu sebeple subay arkadaşlarımın en ufak rütbelisinden en büyük rütbelisine kadar kıymet ve fedakârlıklarını bütün kalb ve vicdanımla ve takdirlerle yadeylerim. Fertlerimizi methüsenadan çok yüksek görürüm. Zaten bu milletin evlâdı başka türlü tasavvur edilemez. Bu milletin evlâtlarının fedakârlıkları, kahramanlıkları için ölçü bulunamaz. Askerlerimiz hakkında yeni bir şey ilâve etmek isterim: Kahraman Türk askeri, Anadolu muharebelerinin mânasını anlamış, yeni bir ülkü ile muharebe etmiştir.
Böyle evlâtlara ve böyle evlâtlardan mürekkep ordulara malik bir millet elbette hakkını ve bağımsızlığını bütün mânasiyle muhafaza etmeğe muvaffak olacaktır. Böyle bir milleti bağımsızlığından mahrum etmeğe kalkışmak hayal ile vakit geçirmektir. 1921 (Atatürk'ün S.D. I, S. 178)
Afyonkarahisar-Dumlupınar meydan muharebesi ve onun son devresi olan 30 Ağustos Türk tarihinin en büyük bir dönüm noktasını teşkil eder. Milli tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar keskin neticeli ve bütün tarihte, yalnız bizim tarihimizde değil, dünya tarihinde yeni yön vermekte kesin tesirli böyle bir meydan muharebesi hatırlamıyorum. 1924 (Atatürk'ün B.N., S. 81-82)
Bu Anadolu zaferi tarih arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar kadir ve ne kadar zinde bir kuvvet olduğunun en güzel bir misali olarak, kalacaktır. 1922 (Atatürk'ün S.D. I, S. 260)
Biz, bu harekâtı, neticesini tamamen bilerek yaptık. Bütün bunlar belki bütün dünyaya hayret verecek niteliktedir. Onun için ordumuzun kudretini anlamayan ve anlamaktan âciz olanlar bu muazzam eseri beklenmedik bir tesadüf eseri gibi göstermek istiyorlar. Fakat; hiçbir vakit öyle değildir. Hareket bütün teferruatına kadar tamamen düşünülmüş, tespit olunmuş, hazırlanmış, idare edilmiş ve neticelendirilmiştir. 1922 (Atatürk'ün S.D. I, S. 256)
Milletin mukadderatını doğrudan doğruya üzerine alarak karamsarlık yerine ümit, perişanlık yerine düzen, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskaca bir varlık çıkaran meclisimizin, yiğit ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum. 1922 (Atatürk'ün S.D. I, S.240)
Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ve ondan sonra düşman ordusunu tamamen imha veya esir eden ve kılıçtan kurtulanları Akdenize, Marmaraya döken harekâtımızı izah ve tavsif için söz söylemekten kendimi müstağni sayarım.
Her safhasiyle düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle neticelendirilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk subay ve kumanda heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tesbit eden muazzam bir eserdir.
Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve bağımsızlık fikrinin ölmez âbidesidir. Bu eseri meydana getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan daima mesut ve bahtiyarım. 1927 (Nutuk II, S. 677)
30 Ağustos Bayramında tebrikleri kabul ederken:
Bu zaferi kazanan ben değilim. Bunu, asıl, tel örgüleri hiçe sayarak atlayan, savaş meydanında can veren, yaralanan, kendini esirgemeden düşmanın üzerine atılarak Akdeniz yolunu Türk süngülerine açan kahraman askerler kazanmıştır. Ne yazık ki onların herbirinin adını Kocatepe'nin sırtlarına yazmak mümkün değildir. Fakat hepsinin ortak bir adı vardır: Türk askeri... Tebriklerinizi onların namına kabul ediyorum!... 1928 (İbrahim Necmi Dilmen, Atatürk Anekdotlar, Der: Kemal Arıburnu, S. 120)
Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan muharebeleri verileceğini gözönüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikri güçlerini ve kahramanlık ve vatanseverlik kaynaklarını yarışırcasına göstermeye devam etmesini isterim.
Ordular; ilk hedefiniz Akdenizdir. İleri! 1922 (Atatürk'ün T.T.B. IV, S. 449)
Türk kumandanları, kumanda etmesini, Türk askeri ölmesini bildi. Harbi kazanışımızın sırrı bundan ibarettir. 1922 (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, S. 90)
Vatanın kurtuluşu, milletin görüş ve idaresi kendi alınyazısı üzerinde kayıtsız şartsız hâkim olduğu zaman başlamış ve ancak milletin vicdanından doğan ordularla olumlu ve kesin neticelere ermiş. 1922 (Atatürk'ün T.T.B. IV, S.459)
Memleketimizi hiçbir hak ve adalete dayanmayarak çiğnemek ve çiğnetmek teşebbüsü, muzaffer ordumuzun fedakârane ve cansiperane gayretiyle lâyık olduğu başarısızlığa uğratılmış ve milletimiz, tarihin nadir kaydettiği bir zafer kazanarak sevgili yurdumuzu kurtarmıştır. 1923 (Atatürk'ün S.D. I, S. 290)
Şunu bir gerçek olarak biliniz ki, şeref hiçbir vakit bir adamın değil, bütün milletindir. Eğer yapılan işler mühimse, gösterilen muvaffakiyetler belli ise, inkılâplar dikkati çekici ise her fert kendini tebrik etmelidir. Çünkü böyle büyük şeyleri ancak çok kabiliyetli olan büyük milletler yapabilir ve bu milletin her ferdi, böyle en kabiliyetli ve büyük bir millete mensup olduğunu düşünerek kendini tebrik etsin. 1923 (Atatürk'ün S.D. II, S.123)
Bütün bu muvaffakiyet yalnız benim eserim değildir ve olamaz. Bütün muvaffakiyet, bütün milletin azim ve imanıyla çalışmasını birleştirmesi neticesidir. Kahraman milletimizin ve seçkin ordumuzun kazandığı başarı ve zaferlerdir. 1928 (Atatürk'ün S.D. II, S. 76-77)
Kahraman Türk ordularının kazandıkları büyük zaferlerde şahsıma düşmüş olan vazifeleri yapabilmişsem çok bahtiyarım. Yalnız bu noktada bir gerçeği açıklamak için söyliyeyim ki; benim, ordularımızı yönelttiğim hedefler, esasen ordularımın her erinin, bütün subaylarının ve kumandanlarının görüşlerinin, vicdanlarının, azimlerinin, ülkülerinin yönelmiş olduğu hedefler idi. 1928 (Atatürk'ün S.D. II, S. 228)
Her safhası vatan için, evlâtlarımızın torunları için şerefli hâdiselerle dolu büyük bir kahramanlık menkıbesi teşkil eden Anadolu muharebelerinin heyecan veren tafsilâtını tarihin diline terkediyorum. Millet; milletin ruh sanatı, musikisi, edebiyatı ve bütün estetiği, bu kutsal mücadelenin ilâhî nağmelerini sonsuz bir vatan aşkının coşkun heyecanlarıyla daima şakımalıdır. 1923 (Atatürk'ün S.D. I, S.305)
Geçirdiğimiz buhranlı günlerin şerefli kahramanlarını hep beraber kutlayalım. Onlar arasında muharebe meydanlarında düşman silâhiyle göğüsleri delinmiş bahtiyarlar olduğu gibi yangınlarda, ateşlerde yakılmış bedbaht çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar vardır. Onlar arasında namuslarına tecavüz edilmiş, ebediyen ağlamağa mahkûm genç kızlar da vardır. Onlar arasında yurtlarını kaybetmiş aileler, evlatlarını gömmüş analar vardır ve yine onlar arasında muharebedeki namus vazifesini şerefle yaparak bugün memleketlerine dönmüş gaziler vardır. Onlardan şehitlik şarabını içmiş olanların ruhlarına fatihalar sunalım. 1923 (Atatürk'ün S.D. I, S. 308-309)

 

MÜTAREKE ve KURTULUŞ SAVAŞINDA ÇORUM
Çorum'un kurtuluş savaşının örgütlenişindeki işlevini, büyük ölçüde doğrudan doğruya işgale uğramamış olması, nüfus içinde Rum nüfusunun payının çok az olması ve kurtuluş savaşının örgütlenmesinde önemli rol oynamış merkezlere çok yakın olan konumu belirlemiştir.
Mütareke sonrasında, Doğu Karadeniz bölgesinde Rum Pontus devletinin kurulmasını sağlamak için, yoğun bir çete örgütlenmesi başlamıştı. Yunan Kızılhaç gemileri ile getirilen silah ve cephane yardımıyla Rum çeteler oluşturuluyordu. Çorumda az sayıda Rum bulunmasına rağmen, Hazaraki başkanlığında merkezi İstanbul’da olan Sulh ve Selamet Cemiyetinin bir şubesi kuruluyor ve bu cemiyet Rum Pontus Cemiyetiyle ilişki kurmaya çalışıyordu.  Bu cemiyet içinde üç Türk'te yer alıyordu.(1)
Çorum’da hem kentsel hem kırsal nüfusun hemen hemen tamamının Müslüman olması, Rum Pontus Cemiyetiyle dolaylı da olsa bir ilişki kurulmuş olmasına karşın Rum çete faaliyetlerinin Çorum’a ulaşmasına engel oluyordu. Samsun civarında büyük bir milis grubunu kumanda eden, Pontusçu "General Anonya" nun etkileri ancak Çorum mutasarrıflığının kuzey kesimlerinde hissediliyordu. (2)
Doğu Karadeniz Bölgesinde Rum Pontus çetelerinin faaliyetlerine karşı Karadeniz eşrafının örgütlenmesi yörenin büyük kentleri olan Trabzon ve Erzurum'un merkezlerinde olmuştur. 6 Mart 1919 da Erzurumlular İstanbul’da kurulmuş olan Vilayeti Şarkiye Müdafa-i Hukuku Milliye Cemiyetinin şubesini kurdular. Trabzon Muhafaza-i Hukuku Milliye Cemiyeti başlangıçtaki sadece propagandaya dönük olan faaliyetlerini bırakarak "tesirli teşebbüsler" yapılmasına karar vererek silahlı savunmaya geçti. Trabzon ilinde Rum çetelerinin en yoğun olduğu Giresun’da, Topal Osman'ın etrafında karşı çete örgütleri organize edilmeğe başlandı.(3) 
                                                      

 "Samsun havalisinde, Türk ahali, hükümet tarafından korunamadığından, bazı lâz çetelerini Trabzon havalisinden getirerek"(4) kendilerini savunmaya çalışıyordu.
Mütareke döneminde Çorum'un Rum çetelerinden çok geleneksel olarak Anadolu'da sık sık görülen çetelerin baskısını hissetmektedir.  
Örneğin 80 kişilik Kör dede çetesi Çorum ile Dersim arasında faaliyettedir, bugünkü Ortaköy kazasının Karahacib köyünde, devletin aşarını sakladığı zahire ambarını basıp köylüye dağıtmıştır. Hamamözü yöresinde Musa Çavuş çetesi, Dörttepe yöresinde Esat Çetesi, Harami boğazında Yırtma adlı çete faaliyet gösteriyordu.
Anadolu’da Rum çetelerinin baskısının yoğun olduğu yörelerde, bu geleneksel çeteler direniş güçlerine dönüşüyorken, Çorumda böyle bir dönüşme olmayacaktır. Bu çeteler Süleyman Sami Beyin mütareke dönemindeki mutasarrıflığı sırasında "tenkil" edileceklerdir.(5)
Bu çetelerden Musa Çavuş çetesinin dayandığı ağanın ittihatçıların ildeki lideri durumundaki büyük toprak sahibi Madanoğlu Hacı Salim Ağa olduğu düşünülürse, böyle bir dönüşüm gösterme yerine "tenkil" edilmiş olması, mütareke döneminde Çorumda Rum çetelerinin baskısının hissedilmediğinin bir kanıtı olarak görülebilir.
Süleyman Sami Beyin mutasarrıflığının sona erdiği 5 Nisan 1919 tarihine kadar, Çorum yöresinin asayişi en düzenli kesimidir. İşgal kuvvetlerinin Samsunda ve Merzifon'da askeri müfrezeleri olmasına karşın Çorumda böyle bir müdahale söz konusu değildir. Bu nedenle de Çorumda direniş örgütlenmesi için bir sebep yoktur.
Çorumda ilk Kuvay-ı Milliye direnişinin örgütlenmeğe başlaması 1919 yılı Mayıs ayından sonra olmuştur denilebilir. Örgütlenmenin başlangıcında iki önemli neden üst üste düşmektedir. Nedenlerden birincisi, Hürriyet ve İtilafçı Sami Fethi'nin 6 Nisan 1919 tarihinde başlayan mutasarrıflığı ve giriştiği eylemler, ikinci ise 19 Mayıs 1919 da Samsuna çıkan Mustafa Kemal Paşa'nın kurtuluş savaşını başlatmak için giriştiği çabalardır.
Mütareke sonrasında, İttihat ve Terakki kapanıp önderleri yurt dışına gidince gerçekte örgütlü bir siyasal güç kalmamıştı. Savaş koşullarında İttihat ve Terakki tüm muhalif siyasal güçleri dağıtmıştı. İttihat ve Terakkinin iktidardan çekilmek zorunda kalması önemli bir iktidar boşluğu çıkarmıştı. Mütarekeden sonraki yıl içinde Osmanlı İmparatorluğunda 11 fırka ve birçok siyasal amaçlı dernek kurulmuş ve kongre toplanmıştır.(7)
Bunlardan Ocak ayı içinde kurulan Hürriyet ve İtilâf Fırkası 4 Mart 1919’da Damat Ferid Paşa kabinesinin kurulmasıyla iktidara geldi. Hürriyet ve İtilâf Fırkası kuruluşundan bir buçuk ay gibi kısa bir süre sonra henüz örgütlenmemiş bir durumda iken iktidara gelmiştir.            
Gerçi I. Dünya Savaşı öncesinde, Hürriyet ve İtilafın da İttihat ve Terakki gibi bütün ülkeye yaygın bir teşkilâtı vardı, ama iktidarı ele geçirdiğinde yeniden kurulan fırka örgütü eski gücünde değildi. İttihatçı kadroları değiştirecek bir kadrosu henüz yoktu. Hürriyet ve İtilafçılar Anadolu’daki teşkilatlarını asıl iktidara geldikten sonra oluşturmaya çalışacaklardır. İlk kademede yapabilecekleri valileri ve mutasarrıfları değiştirecek örgütlenmeyi başlatmaktır. Bu kolay bir iş değildir, güçlü İttihat ve Terakkinin yerel örgütleri ve büyük ölçüde bu kadrolara dayanan Müdafaa-i  Hukuk Cemiyetleri ve Kuvay-ı Milliye örgütü buna direnecektir.
Ankara'ya Muhittin Paşanın vali, onun bir kazası olan Çorum’a Sami Fethi Beyin mutasarrıf atanması, Hürriyet ve İtilafın iktidar olması ve yeniden örgütlenmesi girişiminin bu yöredeki uygulamasıdır. "Hürriyet ve İtilaf Fırkası, avukat Kamil, avukat(9) Sabit öncülüğünde canlandırılmağa çalışılır. Hürriyet ve İtilafçıların ileri gelenleri Kadife oğlu Abbas, Kürt Hacı Mustafa Efendi, Alaybey oğlu Hacı Sait Ağa, Tütek oğlu Hacı Faik Bey, Hacı Abdurrahman oğlu Salim Ağa, Kavukçu oğlu Latif Ağa, Battal oğlu Enver Ağa ile Hayran oğlu İsmail Ağadır.(10)
Çorumda Hürriyet ve İtilaf Fırkasının bu yeniden örgütlenme çabasının karşısında yer alabilecek iki örgütlü güç bulunmaktadır. Bunlardan birincisi kapanmış olmasına rağmen eski ittihatçılar, ikincisi ise Birinci Dünya Savaşı sırasında kurulmuş "İhtiyat Zabitleri Cemiyeti" dir.
İttihatçıların varlıklı en güçlü kişisi Madanoğlu Hacı Salim Ağa'dır. Osmanlı Meclisi Mebusanında Çorum mebusu olan Enbiya zâde İsmet Bey (Eker), Mehmet Galip (Kürkçü), Gökeşmeoğlu Mahmut Mehmet, Süleyman (Köstekçi), Çöplü oğlu Mustafa Efendi, Velipaşaoğlu Şevket, Tütüncü oğlu Mehmet, Hacı Abdurrahmanoğlu Tahsin, İttihatçıların ileri gelenleridir.(11)
Parti kapanmıştır, Çorumun geleneksel kurumu "hanedan odaları" varlıklarını sürdürmektedir. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun anılarında anlattığı bu odalarda: "Halkın devam ettiği "kahvehanelere" gidemeyen "yüksek tabaka" yatsı namazından sonra "odasını açan" ağanın evinin selamlık kısmında bir araya gelerek, hem sohbet ederler hem de "ağa" hanedanlığını, ya da ikramcılığını gösterme olanağını bulurlardı. İttihatçılardan Gökeşmeoğlu (Mahmut) Mehmet'in ve Kürkçüoğlu Galip'in odaları bu geleneksel işlevleri yanı sıra siyasal kararların oluştuğu yerler niteliğini kazanmıştı.
İhtiyat Zabitleri Cemiyeti üyeleri ise; Osman (Köstekçi), Hamdi (Kürkçü), Sadık (Çorbacı), Cemal (Çorbacı), Mustafa (Köksal), Mahir (Tümer), Osman (Biberoğlu), Tozluburunlu Ahmet, Rıfat Kavukçu, Behçet (Eyüboğlu), Damat Şükrü, Haboğlu Mehmet, Nuri Uygur, Hacı Lort (Çetenoğullarından) Dirgen Şükrü, Abdullah Darendeli, Ziya Babaoğlu, Sabit Müddelip, Kürt Hafızın Tahsin, Nuri Güçlü, Lütfi Bilal, Çamlıcalı İsmail, İsmail Bozdoğan, Kemal Karafakı'ydı. Veli Paşa Otelinin üst katındaki bir odada toplanıyorlardı.

Çorum içinde bu gelişmeler olurken, Mustafa Kemal'in Samsuna çıkışından sonra, Çorumun çevresindeki yerleşmelerde Çorumu yakından ilgilendiren gelişmeler olmaya başlamıştı. Mustafa Kemal Paşanın Samsun'a çıktıktan sonra kurtuluş savaşının örgütlenmesi sırasında izlediği Havza, Amasya, Sivas, Erzurum, Sivas, Amasya, Sivas Ankara güzergâhı Çorumdan geçmemektedir, ama Çorum'a Amasya, Havza gibi çok yakın merkezlerden geçilmektedir.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsuna çıktıktan sonra Anadolu içlerine ilerlerken, örgütlemeği düşündüğü kurtuluş savaşını halka dayandıracak bir strateji izliyordu. 25 Mayıs 1919 da vardığı Havzadan, 9 uncu Ordu Müfettişi sıfatıyla, tüm askeri ve mülki yöneticilerden bulundukları yörelerde protesto mitingleri tertiplemelerini istedi. Havzada bütün kolordu kumandanları ile ilişki kurarak onların kuvvetlerini saptadı, onları milis kuvvetleri kurmaya teşvik etti.. Kendisi de Topal Osman Ağayı çağırtıp onunla görüştü. Rum çetecilere karşı savaşmasını destekledi.
Bu gelişmeler sırasında Rauf Orbay Bandırmadan Anadolu’ya geçmiş Batı Anadolu’da kısa bir incelemeden sonra Ankara’da 20. Kolordu Kumandanı olan Ali Fuat (Cebe-soy) Paşanın yanına gelmişti. Rauf Beyin Ankara’ya gelişinin şifreli olarak Havzaya bildirilmesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşayı "Ankara’dan ayrıldığınızı ihsas etmeyecek tertibat ve tedbir aldıktan sonra, tebdili nam ve kıyafet ederek birkaç gün için serian bana mülhak olunuz. İstanbul’dan gelen arkadaşları da beraber getiriniz" (16) dediği bir telgrafla Havzaya çağırdı.

İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal'in faaliyetlerinden şüphelenerek 8 Haziran 1919 da İstanbul’a geri çağırdıysa da, o geri gitmeyerek çağrılma sebebini sordu ve 13 Haziranda Havzadan ayrılıp Amasya’ya geçti.
12 Haziranda Tosya, Osmancık Merzifon yoluyla Havzaya gitmek üzere yola çıkan Ali Fuat Paşa, Mustafa Kemal'in Amasya’ya geçmesi üzerine, Sungurlu Çorum yolunu izleyerek Amasya’ya gitmiştir. 16–17 Haziranda, Ali Fuat Paşa eski Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey, ve arkadaşları Recep Zühdü ve İbrahim Süreyya ile Çorum'a gelmiş ve Müezzin oğullarının evinde misafir kalmışlardır. Çorumda kaldıkları sırada, Ali Fuat Paşa, Çorumun ileri gelenleri ile konuşarak Ankara Valisinin ve Çorum mutasarrıfının tutumlarına dikkatlerini çekmiştir.
Mustafa Kemal İstanbul Hükümetinin kendi üzerinde baskısının artması üzerine, Anadolu İhtilali'ni belki de planladığı zamandan önce,  Amasya’da Ali Fuat Paşa, Rauf Bey, Refet Bey, Canik (Samsun) Mutasarrıfı Hamit Bey ile konuşarak açıklamak zorunda kaldı. Anadolu ihtilalini 22 Haziran 1919 da açıklanan bu belge sonra "Amasya Tamimi" diye ün kazanacaktır. Amasya tamiminde ulusun durumunu saptamak ve haklı sesini duyurmak için Anadolu’nun en güven veren yeri olan "Sivas" ta bir ulusal kongrenin toplanmasının kararlaştırıldığı bildiriliyor, her livadan seçilecek üç temsilcinin yola çıkarılması isteniyordu. Doğu illeri adına 10 Temmuzda Erzurum’da toplanacak kongrenin delegeleri, Sivas’a geleceklerdi. Diğer delegeler, Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak derneklerince ve Belediyelerce seçilecekti. Kumandanların yerlerini terk etmemesi ve direnmeleri telkin ediliyordu. Tamim Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Albay Refet Kazım Karabekir Paşayla, Konya’daki Yıldırım Kıtaatı Müfettişi Mersinli Cemal Paşanın telgrafla oluru alınmıştı. (19)

Ali Fuat (Cebesoy), Amasya Tamimini imzaladıktan sonra Çorum -Yozgat yoluyla 26 Haziran 1919 da Ankara’ya döndü (20). Mustafa Kemal Paşa Amasya Tamimini Edirne’ye kadar göndererek 9 uncu Ordu bölgesiyle sınırlı yetkilerini aşmıştı. İngilizlerin baskısı üzerine Dâhiliye Vekili Ali Kemal, Mustafa Kemal'in görevinden uzaklaştırıldığını bildirdiyse de, bunu uygulamaya ve Amasya Tamiminin uygulanmasını engellemeğe gücü yetmiyordu, çünkü uygulama askeri kumandanlarca yürütülüyordu. Bu durumda Ali Kemal istifa etmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal de, daha önce örgütlenmiş bulunan Erzurum Kongresine gitmek üzere yola çıktı. Sivas’ta Dahiliye Vekilinin emrini yerine getirmek isteyen Ali Galip ile konuştu. Yolda Erzincan’da iken Padişahtan kendisini İstanbul’a çağıran bir telgraf aldı. Bu telgrafı görevinden ayrılmayacağını bildirerek yanıtladıktan sonra 3 Temmuz 1919 da Erzurum’a vardı. 7-8 Temmuz gecesi Mustafa kemal Paşanın görevine kesin olarak son verildi. (21)
23 Temmuz - 5 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan kongre M. Kemal için görevden ayrıldıktan sonra iyice önem kazanmıştı. Bu kongreyi bir bölgesel direniş kongresi olmak niteliğinden kurtarıp, ona bir ulusal kurtuluş savaşı içeriği yada programı kazandırmaya çalıştı. Ulusal sınırların bütünlüğünü ve bütün olarak savunulması ilkesini getirdi.
Tüm müdafaa-i milliye kuruluşlarının merkezi yönlendiricisi olarak Heyet-i Temsil iyeyi seçtirdi. Heyet - i Temsiliye’nin başkanı Mustafa Kemal Paşaydı. Böylece hem kurtuluş savaşının programının ilkeleri belirmeğe başlamış hem de M. Kemal Anadolu İhtilali adına söz söyleyecek bir yetki sağlamış oluyordu. Ama Mustafa Kemal bu kongrenin sadece Doğu Karedeniz ve Doğu Anadolu illeri temsilcilerine dayanan kapsamını yeterli bulmuyor, tüm ülkeden gelecek temsilcilerle toplanacak Sivas Kongresinin bir an önce toplanmasını istiyordu. 29 Ağustosta Erzurum’dan ayrılarak 2 Eylül de kongrenin hazırlıklarını yapmak üzere Sivas’a geldi.
Mustafa Kemal'in görevden alınmasıyla birlikte, III ncü Kolordu Kumandanı Refet Bey ile Canik mutasarrıfı Hamit Bey de görevden alınmıştı. (22) Ali Fuat Paşa da 20nci Kolordu Komutanlığından alınmasına rağmen Amasya Tamimine uygun olarak görevini bırakmamış, milli mücadeleye devam etmiştir. (23) İstanbul Hükümeti etkili olduğu yerlerde, Sivas kongresine delege seçilmesine engellemeğe çalışmıştır. Ankara’da Vali Muhittin Paşa, Ali Fuat Paşanın gayretlerine rağmen, Sivas Kongresine delege seçilmesine önlemişti. Ankara’nın sancaklarında ise Ali Fuat Paşa etkili olmuş, bu yörelerin delegeleri Sivas’a gitmişti. Çorum da bunlar arasındaydı.
Çorum  mutasarrıf Sami Fethi'nin engelleme çabalarına rağmen Mehmet Tevfik  Efendi (24) ve Sâbık zade Abdurrahman Dursun (25) Bey delege olarak Sivas Kongresine katılmışlardır. Mehmet Tevfik Efendi (Ergun) medrese eğitimi görmüş bir din adamıdır. Malatya’da doğmuş, Konya ve Kayseri’de medrese eğitimi görmüş, 1906 da Çorumda Kürt Hacı Mustafa Efendiden icazet almış, 1909 da Mecidiye Mektebine öğretmen olmuştur. Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesine ve Sina Cephesine gitmiş, madalyayla ödüllendirilmiştir. 1919 da terhis olduğunda teğmen rütbesinde bulunuyordu. Sivas Kongresine delege seçildiğinde, Reşadiye’de İlk Okul öğretmeni olarak bulunuyordu (260). Abdurrahman Dursun Bey Zileliydi ve Çorum idadisinde edebiyat öğretmenliği yapıyordu (27).
 Sivas Kongresi ve Çorum delegelerin seçilmesinde ve gönderilmesinde Velipaşaoğlu Şevket Bey önemli rol oynamıştır. Sivas’a gönderilen bu kişilerin ,Çorum’dan doğuya gitmeleri için başka nedenleri vardır.
Mehmet Tevfik Efendi Çorum’dan Malatya’ya gidiyorum diye ayrılmıştır. Abdurrahman Dursun Hoca da eskiden hoca olduğu Erzurum’a gitmek bahanesiyle Çorum’u terk etmiştir. (28)
4 Eylül 1919 da Sivas Kongresi açıldı. Kongreye katılım çok yüksek olmamıştı. Şimdiye kadar kongreye katılanlara ilişkin olarak verilen en geniş listede 38 kişi bulunmaktadır (29). 16 Ağustos 1919‘da toplanan Alaşehir Kongresinde Sivas Kongresine katılmama kararı alınmıştır (30). Ulusal bir kurtuluş savaşından çok bölgesel mücadele yapmak eğilimi yüksek olan Trabzon delegeleri, Sivas Kongresine karşı çıkmaktadır. Trabzon delegeleri katılmayınca Sivas Kongresine 9 kişilik Heyeti Temsili yeden sadece 5 kişi katılmıştır.
Kongre 4 Eylülde açıldığında Heyeti Temsiliye üyeleri dahil olmak üzere 20 - 25 kişi gelmişti. Kongre açıldıktan sonra katılanlarla sayı 38'e yükseldi. Heyeti Temsiliye’nin temsil ettiği Doğu Anadolu illeri de dahil olmak üzere ancak 15 il ve mutasarrıflık temsil edilebilmiştir. Bunların bir kısmının delegeleri de seçimle gelmemiş, Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından belirli yöreleri temsil ettiği varsayılmıştır. Temsilciler arasında hiç bir Rumeli vilayetinin temsilcisi yoktur (31). Bu sayılar karşısında Çorum'un Sivas Kongresinde iyi bir şekilde temsil edildiği söylenebilir.
Kongrenin oluşum biçimi kongrede, bürokrat ve subay kesiminin temsil oranını yükseltmiştir. Bu kongrede Balıkesir ve Erzurum Kongrelerine göre bürokrasinin ve subayların denetimi yüksek olmuştur.
Sivas Kongresinin toplanma biçimi Erzurum Kongresinin tabanından gelen, seçim esasına dayanan yapısından çok farklıdır. Tepeden gelen cimri vekillerle teşekkül ettirilmiştir. Kongre sırasında Alfred Rüstem Beylerle dediği gibi "İhtilâl Komitesi"ni tebliğindedir. Ama alınan kararlarda bu karakterin zorlanmasına çalışılacaktır. Mustafa Kemal Paşa'nın deyimiyle "macera yok" tur (32).
Sivas kongresinde alınan kararlar ile kurtuluş savaşının ulusal boyutlu hedefleri belirginlik kazanmıştır. 30 Ekim 1918 tarihindeki hudut içinde kalan ülkenin ayrılmaz bir bütün olduğu kabul edilmiş Vilâyet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin adı değiştirilerek yeni hedefe uygun hale getirilmiş, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyet adını almıştır. Sivas kongresinin yayınladığı 10 maddelik bildiri bu iki husus dışında Erzurum kongresinin yayınladığı bildiriyle aynıdır.
Diğer maddeler aynı kalsa da bu iki maddedeki değişiklik tüm kongrenin sonucunu değiştirmektedir. Kongre bildirisinin 5 inci maddesine göre eğer Osmanlı Hükümeti, dış baskılar altında milli hudutlar olduğu ilan edilen hudutlar içinde bir alanı terk ederse Heyeti Temsiliye bir ihtilal Hükümeti rolünü görecektir (33).
Erzurum Kongresinde seçilen 9 kişilik Heyeti Temsiliyenin eşref yada eşrafa yakın toplumsal kökenli üyeleri çalışmalara katılmamaktadırlar. Erzurum kongresinin seçtiği 9 kişiye ve Heyeti Temsiliyece üye seçilen Refet Bey'e ek olarak Sivas kongresinde 6 kişi daha seçilir. Böylece Heyeti Temsiliye üye sayısı 16 ya çıkarılır, Erzurum Kongresinde saptanan 16 sayısınada uyulmuş olur. Yeni seçilenlerle birlikte Heyeti  Temsiliyenin   çoğunluğunu «subaylar ve bürokratlar oluşturur hale gelmiştir.
Kongrede en önemli tartışma konusu manda sorunu olmuştur. Özellikle İstanbul’dan gelenler Amerikan Mandasını savunmuşlarsa da, kongre sonrasında yayınlanan bildiride yine Erzurum kongresi bildirisinde yer alan "Milliyet esaslarına saygılı ve ülkemizi ele geçirmek istediği olmayan herhangi bir devletin fenni, sınai ekonomik yardımlarının hoşnutlukla" karşılanacağı ibaresi üzerinde uzlaşılmıştır (34).
Kongre biraz da çevre vilayet için valilerinin kongreyi dağıtmak üzere girişimlerde bulunmasının etkisiyle, çalışmalarını hızlandırarak 11 Eylül 1919 da sona erdi. Heyeti Temsiliye kongre sonrasında kongrede ulaşılan kararları bütün ülkeye yayarak, örgütlenmesini hızlandırmaya çalıştı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Teşkilat Nizamnamesine ek olarak bir gizli teşkilat nizamnamesi hazırladı. Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerinin Heyeti İdareleri ve Heyeti Merkeziyeleri kanalıyla ordudan ayrı milli müfrezeler kurulacaktı. Bu müfrezeler seyyar ve sabit olarak iki grup olacaktır. Sabit müfrezeler, her yörenin azınlık çetelerinin baskısından korunmasını sağlayacak seyyar müfrezeler ihtiyaç görülen yerlere gönderilerek çatışmaya sokulabilecektir. İlke olarak bu müfrezelerin ordu ile ilişkileri Heyeti Temsiliye tarafından kurulacaktır. Daha alt kademe kuruluşlar ancak tehlike anında temas edeceklerdir (35).
Çorumda da İlk Müdafaayı Hukuk Cemiyetinin Sivas kongresi sonrasında kurulduğu anlaşılmaktadır. Çorum Müdafaayı Hukuk Cemiyetinin yöneticiliğini Velipaşaoğlu Şevket Bey yapmıştır (36). İstanbullu Sedan Efendi de, ilerideki bölümlerde isimleri yazılan kişilerle birlikte cemiyetin aktif üyelerinden olmuştur.
Mustafa Kemal, Sivas kongresinden istediği yönde kararlar almıştır, ülke ölçeğinde bir mücadele formüle etmiş ve kendi çevresinin hakim olabileceği bir örgütlenmeğe gitmiştir. Ama Sivas kongresinin Anadolu halkından ve eşrafından yeterli destek bulmadığını bilmekte, daha geniş bir destek sağlayabilmek için "Büyük Anadolu" kongresini toplamağa çalışmaktadır (37). İstanbul’a karşı, geniş halk kitlelerinin desteğini sağlamaya çalışacağı böyle bir kongreyi toplamadan, gelişen olayların yarattığı fırsatları iyi değerlendiren Mustafa Kemal, olayları kullanarak Anadolu hareketinin bütünlüğünü sağlayabilecektir.
Sivas kongresi sonrasında gelişecek hareket artık tüm ülkeyi kapsayacaktır. İstanbul’daki denetim merkeziyle yarışan yeni bir denetim merkezi Anadolu’da kurulmaktadır. Dolayısıyla Sivas kongresinin İstanbul’daki Hükümet bakımından anlamı Ege'de toplanan yöresel kongrelerden ve hatta Erzurum kongresinden çok farklıdır. Bu hareketin denetim altına alınması ve kaldırılması gerekmektedir. Sivas valisi Reşit Beyi bu yönde kullanmak olanağı bulunamamıştır (38). Bunun için komşu illerdeki İstanbul’a sadık valilerin çabalarından yararlanılmak istenilmektedir. Bu komşu vilayetlerin birisi, Muhittin Paşanın valisi olduğu Ankara, diğeri kurtuluş savaşı tarihinde üzerinde daha çok durulmuş olan Ali Galip Beyin valisi olduğu Elazığ'dı. Muhittin Paşa Sivas kongresini engelliyebilmek için Hacı Bektaş’a giderek Bektaşi Çelebi ve Babalarının desteğini sağlamaya çalışmış, başarılı olamayınca Çorum’a gelmiş, Mutasarrıf Sami Fethi ve Kastamonu’daki 58. Alay Komutanı Mustafa Bey ile bir tertip yapmağa çalışmıştır. Ama başarılı olamamış ve Ali Fuat (Cebesoy'un) Anka-ra'daki çevresinden Mehmet Bey, Ömer Bey ve Halis Beyin hazırladıkları bir plan sonucunda Sungurlu ve Keskin ilçeleri arasında Hamidli (Keskin'in bir köyü) Rıza Bey tarafından yakalanarak 19 Eylülde Sivas’a gönderilmiştir. Muhittin Paşanın Sivas’a gönderilmesi üzerine Çorum mutasarrıfı Sami Fethi Bey de "mahfuzen" Sivas’a götürülmüştür (39). Sonra her ikisi de yine "mahfuzen" İstanbul’a yollanmışlardır. Ankaralılar vali vekilliğine ulusal hareketten yana olan defterdar Yahya Galip Beyi getirdiler. Ankaralılar İstanbul’un gönderdiği yeni vali Ziya Paşayı kabul etmeyerek geri göndereceklerdir (40) Çorumda da mutasarrıf vekilliğini çekingen tabiatlı defterdar Sabri Bey görmeye başlayacaktır (41). Öte yandan İstanbul Hükümeti, Elazığ valisi Ali Galip Beyi Sivas valisi tayin ederek, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını yakalatmak girişimi, Mustafa Kemal Paşa tarafından öğrenilerek, Ali Galib'in, Bedirhanilerden Celâdet ve Kamuran ile Diyarbakırlı Cemil Paşazade Ekrem'in, İngiliz binbaşı Nowü"in Malatya’daki örgütlenmeleri askeri güçlerin baskısıyla dağıtılmış, Ali Galip Bey güneyden İstanbul’a kaçmak zorunda bırakılmıştır (42).
Bu olayı Mustafa Kemal, yalnız dağıtmakla kalmamış İstanbul Hükümetini istifaya zorlamakta ve Anadolu hareketinin bütünlüğünü sağlamakta bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Bu olaylar üzerine Mustafa Kemal, milletin Hükümete güveni kalmadığını, Hükümetin hıyanet içinde olduğunu belirterek, milletin dileklerini Padişaha arz etmek üzere, telgraf başında doğrudan doğruya Padişah ile konuşmak ister. Bu konuşmanın önlenmesi üzerine 12 Eylülde Mustafa Kemal "Umumi Kongre Heyeti" imzasıyla bütün vilayetlere ve komutanlara çektiği telgrafla İstanbul’la bütün muhaberatın ve haberleşmenin kesilmesini ister. Atılan bu yeni adımla Anadolu Hareketi, İstanbul’la açık bir çatışmaya girmektedir. Eğer bunda başarıya ulaşırlarsa, Anadolu hareketi kendi iç bütünlüğünü artıracaktır. Sivas kongresinin zayıf olan desteği güçlenerek artık yeni bir kongreye gereksinme duyulmayacaktır.
Bu dönemde İstanbul’da üçüncü Damat Ferit Paşa kabinesi bulunmaktadır. Kabinenin Dahiliye Nazırı Adil Beydir. Bir yandan Mustafa Kemal ve arkadaşlarını çeşitli tertiplerle yakalatmaya çalışırken, öte yandan Ege'de gelişen hareketle, Doğuda gelişen hareketin birleşmesini engellemeğe çalışmaktadır. "İzmir civarındaki hareketi, Anadolu şarkındaki hareketten ayrı addedip birincisine muavenet gösterip ikincisine karşı koymak" (43) taktiğini izlemektedir.
İstanbul Hükümeti Jandarma Umum Kumandanı Kemal Paşayı Ege bölgesine, jandarmayı teftiş ve Kuvay-ı Milliye ile ilişki kurmak için göndermişti. Kemal Paşa Sivas kongresinin açıldığı gün İstanbul’da gazetecilere verdiği beyanatta "Eğedeki Kuvay-ı Milliyeyi övdükten sonra "Mustafa Kemal Paşa ile Kuvay-ı Milliye arasında bir münasebet kurulmuş değildir. Hatta onların Sivas da akdedecekleri Kongreye bir murahhas göndermeleri talep olundu. Bu kongrenin ihtimal ki fırkacılık maksadıyla toplanmakta bulunmuş olacağını dikkate alarak murahhas göndermediler" diyecektir. (44).
Doğudaki ve Batıdaki hareketlerin birleşmesini önlemeğe çalışan yalnız İstanbul Hükümeti değildi. İngilizlerde aynı taktiği izleyerek, Eskişehir’i işgal ederek ve Afyonda örgütlenerek iki hareketin ilişkisini kesmek istiyorlardı.Haydarpaşa'dan getirdikleri kuvvetlerle üs kurmaya çalışırlarken, Sivas’taki kongre Ali Fuat Paşa'yı Eskişehir’de İngilizlere karşı hareketle görevlendiriyordu. Kısa bir süre sonra İngilizler çekilmek zorunda kaldı (45).
Anadolu’daki, hareketlerin birleşmesini önlemek için İstanbul Hükümetinin çabalarına karşı, M.Kemal de bu birleşmeyi sağlayacak olaylar yaratmak istiyordu. 12 Eylülde 20, 15, 13 ve 3 ncü kolordu kumandanlarına çekilen İstanbul’la muhaberatın kesilmesini isteyen telgrafı, yeni telgraflar izledi. (46)
13 Eylül'de Mustafa Kemal Heyeti Temsiliye adına bütün kumandanlıklara, mülki makamlara ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti Merkezi yelerine çektiği telgrafla, Ferit Paşa Hükümetinin Meclisin feshinden sonra yapılması gereken seçimleri yapmadığı ve barış konferansına verdiği notada milli sınırlar içinde olduğu ilan edilen Torosların güneyindeki vilayetlerden vazgeçildiğinin sabit olduğu bildirilerek Meclisi Milli'nin toplanması için seçimlere hazırlık yapılmasını istemektedir. 15 Eylülde çektiği telgrafta ise "milletin maruzatı zatı şahaneye arz ve iblağa muvaffak olunup da emnü itimadı milliyi haiz bir hükümeti meşruanın teşekkülüne kadar mercii muhaberat Sivas’ta Umumi Kongre olacaktır" (47) diyerek, Heyeti Merkeziye yi Anadolu’nun siyasal merkezi olarak ilan etmektedir.
Mustafa Kemal önce var olan siyasal merkezin haberleşme kanallarını keserek onu çevresinden tecrit etmiştir. Sonra Sivas kongresinde Heyeti Temsiliyenin yeniden tanımlanan yetkilerine dayanarak (48) Heyeti Temsiliyeyi yeni siyasal merkez haline getirmiştir. Böyle yeni yaratılan bir siyasal merkezin kendi denetiminde bir çevre yaratabilmesi, çevresini örgütleyebilmesi için iyi bir haberleşme ağına ihtiyacı vardır. Mustafa Kemal bu çalışmayı başlattığında telgraf sistemi Mustafa Kemal'in tamamen denetiminde bulunuyordu (49).
Heyeti Temsiliyenin aldığı bu kararın Anadolu’ya kabul ettirilmesi kolay olmuyordu. Bu kararı Heyeti Merkeziyelerin ve kumandanların bir kısmı bir olup  bitti olarak görüyordu. En kuvvetli muhalefet Trabzon’dan geliyordu. Trabzon delegeleri Sivas kongresini bir üst kongre olarak tanımıyorlar ve Sivas kongresinin kararlarını, Erzurum kongresinin kararlarına aykırı buluyorlardı. Erzurum delegeleri de Trabzon delegelerine katıldı. Erzurum ve Sivas, Heyet-i Temsiliyelerinin ayrımı olduğu tartışılmaya başladı. Trabzonlular İstanbul’a bir heyet göndermeğe teşebbüs ettiler. Kazım Karabekir de Sivas Heyeti Temsiliyesinin bir karar organı haline gelmemesini ancak bir haberleşme merkezi işlevini görmesini istiyordu (50).
Sivas kongresinden sonra İstanbul’la haberleşmenin klasik kaldığı 20 gün içinde bir yandan Anadolu’da yeni Müdafaayı Hukuk Cemiyetleri kurulurken, öte yandan Elazığ, Kayseri, Samsun, Kastamonu, Ankara vb. İstanbul Hükümetine sadık olan valiler tevkif edilerek yada bulundukları yerleri terk etmeğe zorlanarak Heyeti Temsiliyenin denetimi Anadolu’ya yaygınlaştırılıyordu. Mustafa Kemal Trabzon Valisi Galip Beyin tevkif edilmesini emretti, bu tutuklamanın gerçekleştirilmesinden sonra Trabzon’un tutumu değişti ve Sivas’a katıldı. Konya valisi, Konya’dan kaçarak yerini terketti. Eskişehir mutasarrıfı kimliği tespit edilmeyen kişiler tarafından öldürüldü. Ekim ayı geldiğinde Ege'deki direnişle hâlâ yeterli ilişkiler kurulmamış olmakla beraber Anadolu büyük ölçüde Heyeti Temsiliyenin denetimi altına girmişti. Mustafa Kemal İzmit mutasarrıfına telgraf başında baskı yapmaya başlamıştı.
Çevresinden tamamen soyutlanmış İstanbul son bir çare olarak Mustafa Kemal'in, Nutuk'ta ayrıntılı olarak anlattığı biçimde Selanik’ten tanıdığı Abdülkerim Paşanın aracılığına başvurmuştur.
27/28 Eylül 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa ile Abdülkerim Paşa arasında 8,5 saat süren telgraf haberleşmesi üzerinde Çorum tarihi açısından durmakta yarar vardır. Mustafa Kemal Paşa, Abdülkerim Paşaya durumu açıklamak için çektiği telgrafın bir bölümünü daha sonra "Büyük Nutuk" içine almıştır.
Bu bölüm aynen şöyledir : "Medarı istinat ittihat buyurulan beyanname muhteviyatının Ferit Paşa ve rüfekasına bir hitap ve itap olduğu, edna mülahaza ve tetkik ile sübut bulacak bedihiyattandır. Kalbi hümayunu amik teessürata duçar eden ahval ve harekât, milletimiz tarafından değil, fakat, Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Adil Bey, Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa ve bunların rüfekayı mesaisi bulunan Harput valisi Ali Galip Bey, Ankara Valisi Muhittin Paşa, Trabzon Valisi Galip Bey, Kastamonu Valisi Cemal Bey taraflarından irtikâ olunmuştur.
Malatya teşebbüsü ihanetkâranesi, Çorum tertibi hainanesi, Konya teşebbüsü mezbuhanesi safahatı hakikesiyle vâsılı itila-ımız olmuş değilse, zatı ailelerinizi de mebdei hallolmak üzere tasavvur buyurduğunuz noktada isabetsizlikten dolayı mazur görürüz" (51)
Nutukta yer alan "Çorum tertibi hainanesi" ifadesi ilerideki yıllarda Çorumluları çok üzmüştür. Ama nutuktan yukarıda yapılan alıntı açıkça göstermektedir ki, bu ifadede Çorumluları bir suçlama yoktur. Suçlananlar Malatya’da, Çorumda ve Konya’da olaylar tertipleyen Damat Ferit Paşa Hükümetinin valileridir.
Abdülkerim Paşanın aracılığı da sonuç vermeyince 2 Ekim 1919 da Damat Ferit Paşa Hükümeti istifa etmiş, yerine Ali Rıza Paşa kabinesi kurulmuştur. Böylece İstanbul ve Anadolu arasındaki çatışma Anadolu’nun başarısıyla sonuçlanmıştır.
Ali Rıza Paşa kabinesi Anadolu hareketinin baskısıyla kurulmuştur. Ama kurulmasının amacı Anadolu hareketini kuvvetlendirmek değil onu yeniden İstanbul un siyasal denetimi altına sokmaktır. Ali Rıza Paşa Hükümeti bu çelişkiyi daima içinde taşıyacak ve kararlarından bu çelişkiyi çözümleyememiş olmasının etkileri sürekli olarak gözlenecektir. 3 Ekim 1919 da Ali Rıza Paşanın, Erzurum ve Sivas kongresi kararlarını tanıması, Milli Meclis toplanıncaya kadar uluslararası anlaşmalara gidilmemesi ve Barış Konferansına gidecek delegelerin ulusun güvenini kazanmış kişilerden seçilmesi koşullarını kabul etmesi üzerine, İstanbul ve Anadolu yayınladıkları ayrı birer beyannameyle iki tarafın anlaştığını ve İstanbul’la haberleşmenin başladığını açıkladılar. Mustafa Kemal beyannamesinde Heyeti Temsiliye üyelerinin Hükümette görev almayacağını ve Anadolu’da örgütlenmeğe devam edilmesini bildiriyordu.
20 -22 Ekim 1919 da İstanbul Hükümetini temsil eden Salih Paşa ile Heyeti Temsiliye arasında Amasya protokolü imzalandı, üç açık iki gizli protokol da, Anadolu’daki Sivas ve Erzurum kongrelerinde alınan kararlar tanınıyor, seçimin yapılması ve barış zamanına kadar Meclisi Mebusanın Anadolu’da toplanması kabul ediliyordu.
Bu anlaşmalar artık Anadolu direnişlerinin önderliğini belirlemişti. İstanbul’la olan haberleşmenin kesilmesi sırasında Sivas ile ilişki kuramayan Ege hareketinin lideri Hacim Muhittin Bey de Heyeti Temsiliye kararlarına uyulacağını kabul etti (52). Sivas kongresinde Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerinin başına genelleştirici Rumeli ve Anadolu ibareleri konulmasına rağmen kongrede tek Rumeli temsilcisi yoktu. İlk kez 6 Kasım 1919 da Trakya ve Paşa eli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas kongresini ve Heyeti Temsiliyeyi tanımıştır (53). Böylece Mustafa Kemal'in Sivas kongresinden sonra İstanbul ile keskinleştirdiği çelişki değişik hareketlerin Sivas çevresinde bütünleşmesini sağlamış oldu.
Amasya protokolünde Meclisin Anadolu’da bir şehirde toplanması kabul edilmişti, ama İstanbul ve özelliklede saray Meclisin mutlaka İstanbul’da toplanmasını istiyordu. Meclisin Anadolu’da toplanması siyasal gücün tamamen Anadolu’ya geçmesi olarak görüldüğü için, İstanbul buna kesin olarak karşı koyuyordu.
29 Kasım 1919 da Amasya’da buluşan komutanlar ve Heyeti Temsiliye üyeleri toplanarak, tüm sakıncalarına karşın Meclisin İstanbul’da toplanmasını kabul ettiler. Ayrıca da Rumeli ve Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyetinin örgütlenmesi ve Heyeti Temsiliyenin durumu hakkında yeni kararlar alındı(54). Heyeti Temsiliyenin Meclis özgürlük içinde görev yapıncaya kadar çalışmaya devam etmesi ve İstanbul’a gidecek mebuslarla Eskişehir yakınında toplantı yaparak Meclisteki hattı hareketin ne olacağını kararlaştırması öngörülmüştür.
Heyeti Temsiliye Anadolu’daki hareketi daha iyi denetleyebileceği, daha batıdaki bir noktaya kaymaktadır. Fakat Eskişehir yeterince güvenli değildir (55). Artık Ankara Eskişehir demiryolu da açılmıştır. Bu durumda Mustafa Kemal İstanbul’a gidecek mebuslarla toplantı yapmak için Ankara'ya gelmeyi yeğler. 27 Aralık 1919 da Ankara’ya gelir. Mustafa Kemalle Ankara’ya gelen Heyeti Temsiliye üyeleri sadece üç kişidir. Pratikte Heyeti Temsiliye Mustafa Kemal'e indirgenmiştir.
İstanbul’da toplanacak Meclis için iki dereceli olarak seçim yapılacaktır. Seçimlere Anadoluda örgütlenemeyen Hürriyet ve İtilafçılar katılmamaya karar vermişlerdir. Bu koşullarda seçimler tamamen Anadolu’nun denetimine geçecektir. Meclise 168 kişi seçilmiştir. 12 Ocak 1920 de Meclisi Mebusan İstanbul’da açıldığında ilk toplantısında ancak 72 mebus bulunabilecektir (56).
Çorumda 23 Aralık 1919 (57) da yapılan seçimde, İstanbul Meclisi için iki mebus seçilmiştir. Bunlardan birincisi Enbiya zade İsmet (Eker) Beydir. Bunda tüm kaynaklar hemfikirdir. İkinci mebus hakkında kaynaklar arasında farklılık vardır. Çorum İl Yıllığında, (58) İsmet (Eker) gibi bir önceki Mecliste de Çorum mebusu olan Münir Çağıl (İskilip) in mebus seçildiği yazılmaktadır. Mahmut Koloğlunca son İstanbul Meclisi Mebus anına ilişkin olarak verilen 168 kişilik listede ikinci mebus İsmail Kemal Bey görünmektedir (59).
Son Osmanlı Meclisi Mebusan listesinde mesleği çiftçi olarak gösterilen Enbiya zade İsmet Bey, 1877 de Çorumda doğmuş, öğrenimini Çorum medrese ve idadisinde yapmış, Tapu Katipliğinde Başkatipliğinde ve Evkaf Müdürlüğünde bulunmuştur. Gençliğinde İttihat ve Terakki Cemiyetine giren İsmet Bey İttihat ve Terakkinin Çorum Mutemetliğini yapmış ve ilk kez 1914 yılında Osmanlı Meclisine mebus seçilmişti (60). Sami Fethi Beyin Çorum mutasarrıflığı sırasında bir ara tutuklanarak Ankara’ya gönderilen İsmet Beyin mebus olarak seçilmesi, Corumdaki seçimlerde eski ittihatçıların etkin olduğunun bir göstergesi olarak düşünülebilir.
İstanbul Meclisi toplanmadan; Mustafa Kemalin Ankara’da mebuslarla yapmak istediği ön toplantı gerçekleşmemiştir. Ankara’ya gelen mebuslara ve İstanbul’da bulunan arkadaşlarına yaptığı telkin Mecliste güçlü bir "Müdafaa-i Hukuk Grubu" kurmak ve Meclis Reisi olarak kendisinin seçilmesidir. Mustafa Kemalin bu istekleri gerçekleşmemiştir. Kendisi Reis seçilmediği gibi kurulan grup "Felahı Vatan" adını almıştır (61). Anadolu hareketinin dayandığı cemiyetin "Müdüfaa-i Hukuk" adını kullanmamıştır. Buna rağmen Meclis yinede Anadolu hareketi çizgisinde hareket etmektedir. 17 Şubat 1920 de "ulusal And" kabul edilmiştir. Böylece Erzurum ve Sivas kongrelerinden gelen ilkeler İstanbul Meclisi Mebusanınca da kabul edilmiştir.
İstanbul’da Meclis çalışmaları sürerken Anadolu sakin değildir. Güneyde Fransız işgaline karşı direnç bütün şiddetiyle sürmektedir. 12 Şubat 1920 de Maraş Fransız işgalinden kurtulmuştu. Öte yandan 16 Şubat 1920 de Ahmet Anzavur Biga ayaklanmasını başlatıyordu. (62) 3 Mart 1920 de Yunanlılar bir ileri hareketle Gölcük Yaylası ve Boz-dağ'ı işgal ediyordu. Bu durum Ali Rıza Paşa Hükümetini istifaya mecbur etti.
Yeni kurulacak hükümeti denetleyebilmek için 4 Mart 1920 de Mustafa Kemal Padişaha memleketin milli vicdana cevap vermeyecek bir hükümet başkanına bir dakika bile tahammül edemeyeceğini bildirdi. Ayrıca yayınladığı bildiri ile Anadolu’daki milli kuruluşlara telgraf çekerek İstanbul üzerinde baskı kurmalarını istedi (63).
Anadolu’dan çekilen çok sayıdaki telgraf arasında Çorum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Doktor Akif Tefik Beyin, Müftü Ali Hocanın (kör müftü), Çorum Belediye Reisi Benderli Nuri Efendinin telgrafları da bulunuyordu (64).
            
Benderli nuri Efendi
Bu baskıların etkisi görüldü, Padişah Bahriye Nazırı Salih Paşaya Sadrazamlığı verdi.Bu tür bir Meclisin İstanbulda varlığını koruması zordur. Nitekim 16 Mart 1920 de İstanbul İngilizler tarafından işgal edilir. Anadolu hareketini Mecliste temsil eden önderler İngilizlerce tutuklandı. Bunun üzerine 18 Mart 1920 tarihli toplantısında Meclis toplantılarına son verdi. (65).
İstanbul’un İşgali ve Meclisi Mebusanın tatili üzerine Mustafa Kemalin Anadolu’da Meclis toplama ve yeni bir hükümet kurma tasarısını gerçekleştirmek için hiçbir engel kalmamıştır (66). 19 Mart 1920’de mülki amirlere ve kolordu kumandanlarına bir seçim talimatı göndererek en geç onbeş gün içinde seçim yapılmasını ve seçilenlerin en kısa zamanda Ankara’ya gönderilmesini istemiştir. Ankara’da toplanacak Meclis İstanbul’dan kaçıp Ankara’ya gelebilen mebuslar ile yeni seçilen mebuslardan oluşacaktır.
Bu talimatname gereğince Çorumda da seçim yapılmış, Büyük Millet Meclisi için beş kişi seçilmiştir. Bu beş kişi Ferit Bey (40 yaşından Kastamonu Defterdarı), Fuat Bey (37 yaşındaki Mülkiye Müfettişi), Haşim Bey (44 yaşında Davavekili), Mumcuzade Sıddık Bey (40 yaşında çiftçi tüccar, Mecitözü Belediye Başkanı) ve Dr. Atıf Beydir. Doktor Atıf Bey "kanaati siyasiyesine uygun bulmadığından" mebusluktan istifa etmiştir. Seçimde bu beş kişiden sonra yer alan iki kişide mebusluğu kabul etmediğinden sırada üçüncü olarak yer alan Sabıkzade Abdurrahman Dursun Bey (48 yaşında idadi öğretmeni Sivas Kongresi Çorum delegesi) seçilmiştir (67). 23 Nisan 1920 de TBMM açıldığında Mecliste Çorumun beş mebusu bulunuyordu. Bu mebuslara, İstanbul Meclisi Mebusanından kaçarak gelen Enbiyazade İsmet (Eker) Bey 21 Temmuz 1920 de katılacaktır (68).
Osmanlı Meclisi Mebusanı dağıtılıp yakalananlar Maltaya gönderilirken, İsmet Bey İstanbul’da gizlenmiş daha sonra Yeni Dünya vapurunun kömürlüğünde saklanarak Samsuna geçmiş oradan Çorum’a dönmüş ve Çapanoğullarının Yozgat isyanı sırasında Çorum’da bulunmuş ve isyan yatıştıktan sonra Ankara’ya geçmiştir (69).
TBMM'nin açılmasıyla Mustafa Kemalin Erzurum kongresinde arkadaşlarına sözünü ettiği Anadolu’da ayrı bir hükümet kurma kararı gerçekleşmiş olmaktadır. Her ne kadar bu Meclis’te Hilafeti ve Saltanatı tanıdığını ilan ediyorsa da; artık Ankara’da yeni bir siyasal merkez oluşmuştur ve İstanbul Hükümetini işlevsiz bırakmıştır. Ankara’da Birinci TBMM toplanmaya çalışırken İstanbul’da IV. Damat Ferit Paşa Hükümeti kurulmuştur. Dolayısıyla Hürriyet ve İtilafçılar tekrar iktidara geçmiştir. İngilizlerle işbirliği halinde (70) Ankara hareketini bastırmak için eylemlere girişmektedir.
İstanbul Hükümetinin denetiminde hiçbir ordu gücü kalmamıştır. Artık Anadolu’daki mülki idarede Ankara’nın denetimindedir. İstanbul Hükümetinin Anadolu’da yapabileceği tek şey ayaklanmalar örgütlemeğe çalışmaktır. Kuşkusuz böyle iktidar olduğu iddiasındaki bir Hükümetin ayaklanmaları örgütlemeğe çalışması zaafının bir başka göstergesidir.
Ankara’da Büyük Millet Meclisinin toplanma hazırlıkları sürerken Ankara’nın etrafında zincirleme şekilde ayaklanmalar oldu. Daha önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, Mustafa Kemalin Sivas kongresinden sonra İstanbul ile haberleşmeyi kestiği dönemde bir ayaklanma olmamıştır. Oysa şimdi oldukça kuvvetli bir ayaklanmalar zinciri Ankara’nın çevresinde birden ortaya çıkmaktadır. Bu da geçen dönem içinde Hürriyet ve İtilafçıların Anadolu’da örgütlenmeğe çalıştığını göstermektedir.
İsyanlar genellikle İstanbul’dan çevreye gönderilen organizatörler tarafından başlatılmaktadır. Onun için isyanların Marmara çevresinden başlayarak Ankara’ya doğru yöneldiği görülmektedir (71). İstanbul kendi yakınından başlayarak denetim alanını genişletmek istemektedir.
16 Şubat 17 Nisan 1920 arasında Biga yöresinde İkinci Anzavur ayaklanması, 13 Nisan - 31 Mayıs 1920 arasında Birinci Düzce ayaklanması, 8 - 22 Mayıs Anzavurun Adapazarı Harekatı, 13 Mayıs - 27 Ağustos 1920, Birinci Yozgat ve Zile ayaklanması ile 8 Ağustos 1920 İkinci Düzce ayaklanması bu tür girişimlerdir (72). Bu gelişmeler arasında Çorum’u yakından ilgilendiren Yozgat ve Zile ayaklanması olmuştur. Bu ayaklanmayı yakından görelim.
Hürriyet ve İtilafçıların yöredeki ilk başarısız girişimleri Çorumda başlamıştır. Ankara’da toplanacak Meclise, mebus olarak seçildiğini ve sonradan istifa ettiğini gördüğümüz hükümet doktoru Atif Bey, yine Hürriyet ve İtilafçılardan, Kadifeoğlu Abbasla birlikte, Meclisin Ankara’da toplandığı ilk günlerde bir ayaklanma girişiminde bulunmuştur. Bu olayları Çorum’da kurulduğunu gördüğümüz İhtiyat Zabitleri Derneği üyesi Mahir (Tümer) şöyle anlatmaktadır (73).
"Doktor Atıf ve Abbas Çorum’da hükümeti değiştirip saltanata bağlı kaldıklarını belirtmek için gizli gizli çalışmaya başlıyorlar. Kadifeoğlu Abbas’ın ailesi çerkezdir.
Bu iki sergüzeştçi Abdalbodu köyüne giderek o bölgenin sözü geçen adamına, aynı zamanda kayınpederim olan Arkas Efendiye misafir iniyorlar. Arkas Efendiye ve köylerin ileri gelenleri Ortaköylü Cuma, Abdalbodu'lu Salman vb. kötü emellerini aşılayarak 4000kişilik bir kuvvet toplamak için hazırlıklara başlıyorlar. Arkas Efendi sergüzeştçilere; bizim bir çocuğumuz var, böyle bir teşebbüs varsa niçin o gelmedi diye soruyor. Onlarda; Mahir kasabadaki tertibatla uğraşıyor, onun için gelmedi diye cevap veriyorlarsa da Arkas Efendi bundan işkillenerek o gece yarısı kimseden habersiz bizim azatlı kölelerimizden olup o köyde oturan Musa Çavuşu bana haber salmak üzere gönderiyor. Musa Çavuş köyde ve civar köylerde olan biteni anlattı. Atıf ile Abbas’ın hükümeti basacaklarını, cezaevini boşaltacaklarını, İstanbul’daki Hükümete bağlı kalacaklarını bildir
di. Ve sizde bu işleri burada ayarlıyormuşsunuz. Beni Hoca Arkas Efendi gönderdi. Bu işler hakkında ne diyorsun gelelim mi, gelmeyelim mi? diye soruyor dedi.... Hocaya selâm söyle, sakın böyle oyunlara alet olmasın dedim. Musa Çavuş atına atlayıp köye yollandı. Musa Çavuşun söylediklerini dinleyen Hoca her tarafa gizlice haber göndererek bu iki serserinin peşine düşülmemesini duyuruyor köylüleri ne kadar tahrik etseler de bir şey elde edemeyeceklerini anlayarak Çorum’a elleri boş olarak dönüyorlar. "Bu olaydan iki gün sonra yaptırmakta olduğum eve gitmek üzere çarşıdan geçiyordum. Şimdiki Hürriyet Meydanı olan yerde Şücaeddinzadelerin taş mağazasının altı kahve idi.  Kahvenin önünde Doktor Atıf yalnız nargile içiyordu. Beni görünce çok sinirli bir şekilde Mahir yaptığını beğendin mi? Pişmiş aşa su katıyorsun dedi. İnşaatta duramadım. Güpür hamamı arasından şimdiki Ziraat Bankası bulunan yere geldiğimde Alaybeyoğlu Hacı Sait Ağaya rastladım. “Çerkez gel hele gel dedi. Dr. Atıf beni sıkıştırıyor, Hükümet avlusunda bir toplantı olacakmış, Atıf konuşma yapacakmış illâ sende benim yanımda bulun diye Israr ediyor. Şaşırdım kaldım dedi. Ben hemen gel sen benim peşime düş diye evlerine kadar götürerek ailesine Ağayı bugün dışarı hiç çıkarmayın, soran olursa yok deyin diyerek eve soktum. Sait Ağa; Hay Allah razı olsun Çerkez, beni kurtardın diye içeri girdi.

Oradan eski postaneye indiğimde Ölçekzade Hasan Ağa ile karşılaştım. Ne o enişte ne bekliyorsun deyince o da aynı şeyleri söyledi. Onu da evine götürerek, ablamı sıkı sıkıya dışarı çıkarmamasını söyledim. Öğle olmuştu Aşağı çarşıda şimdiki Sancaktar Camisi karşısında Kaleli İrfan evi civarında bir faaliyet gözüme ilişti. Sorduğumda; demirciler sancak kaldıracaklar diye söylediler. Yiğitbaşıları Kara Mustafa’yı göz ucu ile arayıp işaret ederek bir kenara çektim, gerekli uyarmayı yaparak esnafı dağıtmasını söyledim. Diğer esnaf da var demesi üzerine doğruca İnkılâp Okulu arkasındaki Kuduz-han mahallesine inerek tabak esnafı içine girdim. Siz iki serserinin sözüne uyarak sancağı kaldırmak ne haddinize, kendinizi mahvetmek, çoluk çocuğunuzu perişan etmek mi istiyorsunuz, diyerek onların da dağılmasını sağladım. Ancak saat üçte öğle yemeğine gidebildim. Evden çarşıya indiğimde ortalığın yatışmış olduğunu gördüm. Bir iki gün sonra Ankara’dan Dr. Atıf için bir telgraf gelmiş olduğunu öğrendim. Telgrafla siyasal kanaati düzeltilmek üzere Dr. Atıfın jandarma gözetiminde Ankara’ya gönderilmesi yazılı imiş."
Mahir (Tümerin) anlattıkları olayların kişilere ilişkin boyutlarını ortaya koymasından çok, dönemin siyasi olaylarının oluşmasında, Çorum ortamında yüz yüze ilişkilerin ne kadar önemli olduğunu sergilemesi açısından da çok anlamlıdır.

Dr. Pertev Kalelioğlu’nun (74) anlattıklarına göre ise Dr. Atıf Çorumlularca Ankara’ya gitmeğe ikna edildi ise de sonra cayarak Kadifeoğlu Abbas ve etrafına topladığı bir grupla Hıdırlığa giderek İstanbul tarafından dağıtılan Dürrizadenin kurtuluş savaşı ve önderleri aleyhindeki ünlü fetvasını okuyarak Suheybi Rum türbesindeki yeşil sancağı kaldırarak, Çorumda bir ayaklanma başlatmak girişiminde bulundu ise de başarısızlığa uğramıştır.
Bunun üzerine Dr. Atıf, Kadifeoğlu Abbas’la bir yaylıya binerek Samsuna Kaçmışlardır. Oradan bir Amerikan torpidosu ile İstanbul’a geçmişler, Çorum temsilcileri olarak Padişah Vahdettin ile konuşmuşlar ve dördüncü rütbeden birer Meclisi Nişanı ile mükâfatlandırılmışlardır (75).
  Doktor Atıf ve Kadifeoğlu Abbas kanalıyla Hürriyet ve İhtilafçıların Çorum’daki eylemleri sürerken, yeni Ankara Hükümeti, Kalecik Kaymakamı Cemal Bardakçı'yı Çorum mutasarrıflığına vekâleten atamıştır. Mustafa Kemal Paşa, Cemal Bardakçı'ya Çorum’a gitmeden önce "Çorum'a o varınca, Atıf Abbas denilen bu adamları Tevkif edeceksiniz. Sonra da mutasarrıflık dâhilinde maksat ve hedeflerinize aykırı hal ve hareket vukuuna mani olacaksınız" (76) direktifini vermiştir. Cemal Bardakçı 13 Mayıs 1920 de göreve başlamıştır (77). Yeni mutasarrıf vekili göreve başladığında, Doktor Atıf Çorumu terk etmiş bulunuyordu. Böylece Hürriyet ve İhtilafçıların Çorumdaki girişimleri başarısızlığa uğrarken, Zile ve Yozgat’taki girişimleri oldukça önemli karşılıklar yaratacaktır.
Hürriyet ve İhtilafçıların bu tarihlerdeki bir başka ayaklanma girişimi Kaman ve Yıldızeli'nde ortaya çıkmıştır. Yıldızeli - Sivas posta nakliyatı taahhüdünde iflas etmiş postacı Nazım ve Kara Mustafa, bu yörenin köylerini, Düzce ve Bolu isyancılarından bazılarıyla birlikte dolaşarak, İstanbul’un fetva ve bildirilerini halka okuyarak, "Halife Ordusu" adını taktıkları bir güç oluşturmaya çalışıyorlardı (78). 14 Mayıs 1920 de Kaman'da isyanı başlattılar (72). Bu isyancılar Çamlıbel'de bir müfrezeyi esir ederek ayaklanmayı genişlettiler. İsyancılar hayvan ve yol vergisinin artırılacağı, yeniden seferberlik ilan edileceği, Kuvay-ı Milliyenin yaptığı işler konusunda padişahın rızası olmadığı, bunları önlemek için Halife Ordusunun Samsun'a geldiği, haberlerini yayıyorlardı (80).
Üçüncü Kolordu Komutanı Albay Selahattin bir batarya ile bir piyade taburunu Jandarma Binbaşısı Kemal komutasında 25 Mayıs günü Yıldızeli’ne gönderdi. O çevrede tedbirler alınırken Sulusaray bölgesinde de ayaklanma emareleri gözlenmeğe başladı. Bunla da o yöredeki kimi zayıf kuvvetleri dağıtmışlardı (81). Kolordu kumandanlığı, Ankara Genel Kurmay Başkanlığına 27 -28 Mayıs 1920 gecesi asilerin Yıldızeli'ni basacaklarının haber alındığını, Yıldızeli müfrezesinin mecbur olursa Sivas üzerine çekilerek Yıldızeli’nin gerisindeki boğazlan tutacağını bildirmişti (82). Bunun üzerine Ankara bir yandan Akdağ Askerlik Şubesi Başkanına mahalli kuvvet oluşturması için emir verirken, öte yandan 15 inci Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir’den yardım istemiştir.
Bu sırada Ziledeki halifeciler Avukat Ali Beyin elebaşılığında ayaklandılar. Bunun üzerine Süvari Binbaşısı Hilmi Bey komutasındaki, iki dağ topu ile takviyeli Çorum Müfrezesi, 3 Haziran 1920 de Zile'ye gönderildi ve bir af çıkarıldı. Bunun üzerine ayaklanmada bir yatışma görülmeğe başladıysa da Postacı Nazım ve arkadaşları 6-7 Haziran gecesi Zile’yi basmışlardır (82).
Çorum müfrezesini kaleye çekilmeğe zorladılar. 3. Kolordu Komutanı Selahaddin Bey de Yarbay Cemil Cahit (Toydemir) Bey komutasındaki 5. Tümeni Zile'ye gönderdi. Zile sırtlarına yerleşen tümen 8 Haziranda ilerlemeğe başladı. Buna, karşılık kaledeki Çorum müfrezesi teslim olunca, halifeciler ilçedeki Müdafaa-ı Hukukçuların evlerini yağmaladı-la. Müftüyü ilçeye kaymakam yaptılar. 5 inci tümen komutanı da Mecitözü, Merzifon, Amasya, Turhal Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinden yardım istedi. Tümen kumandanı, ilçe ahşap binalardan oluştuğundan top ateşinin doğuracağı zarardan kaçınmak için temkinli davranıyordu. Yıldızeli müfrezesinin de katılmasıyla Zile'ye yürüdü, Deveci dağında ki çatışma da halifeci  güçler dağıttılar ve  12  Haziranda Zile'ye girdiler (84). 12 Haziranda Zile’den kaçanlar Alaca'nın Kapaklı ve Sultan köylerinde bulunan Çapanoğullarına katıldılar, köylülerin hayvanlarını aldılar, Alaca üzerine yürüdüler. Bir yönetim oluşturdular. 14 Haziran 1920’de de ayaklanma Yozgat'a sıçradı (89). Yozgat'taki isyanı Yozgat'ın ünlü Ayan ailesi Çapanoğulları başlattı. Yozgat’taki Hürriyet ve İtilaf Partisi Başkanı olan Çapanoğlu Edip Bey ile kardeşi Celal Bey, Ankara Büyük Millet Meclisine, daha seçimler sırasında karşı vaziyet almışlardı (86) Yozgat Müdafaa-ı Hukuk Heyeti, Ankara’ya gidecek temsilcileri seçmek için mutasarrıfın odasında bir toplantı düzenliyorlar. Bu toplantıya gelen eşraf ve ileri gelenler arasında Edib ve Celâl Beylerde bulunuyordu. Seçim konusu üzerinde konuşulurken, Edib ve Celâl Beyler söz alarak "böyle şey olmaz, seçim emri Kanuni Esasiye göre Hukuku Hazreti Padişahîdir, biz buna razı değiliz" demişlerdir. Yozgat Müftüsü Ahmet Hulusi Efendinin sert yanıtları üzerine seçim yapılmıştı (87). Çapanoğlu kardeşler toplantıyı bırakmışlar ve 30 imzalı bir telgrafla Ankara'ya "bir meclis toplanmasının Padişah arzusuna ve kanunlara aykırı olduğunu bildirmişlerdir (88). 16 Mayıs 1920 de Çapanoğulları Yozgat’ta bir at yarışı düzenlediler. Bu yarışlara gelen Hacı Bekir, Zileli Musa, Osmaniye Köyünden Meşeci İdris ve arkadaşları Çapanoğlu Edip Beyin evinde misafir edildiler. Gizli toplantılar yaptılar. Sonra köylere dağılarak Ankara aleyhine propagandalarına hız verdiler (89) Yozgat’ta bir hareketin hazırlanmakta olduğu Ankara'ca öğrenilmişti ve Gaziantep bölgesindeki Kuvay-ı Milliye müfreze kumandanlarından Kılıç Ali Bey Ankara’dan aldığı emir üzerine      1 Haziranda Yozgat’a gelmiş, 3 Haziranda Akdağmadeni'ne gitmiş, Boğazlıyan'da toplanan 10 kişilik bir milli kuvveti müfrezesine katmıştı. Ama Yozgat’ta bir şey yapamaz durumdaydı. Genel Kurmay Başkanlığı Çapanoğullarının Ankara’ya gönderilmelerine karar vermişti. Kılıç Ali Bey de Çapanoğullarının evlerinin çevrelerine asker yerleştirmişti. 7 Haziranda Çapanoğullarının tutuklanması kararı verildiğinde, Çapanoğullarının eski bir dostu olan Ankara Vali Vekilinin haber vermesi üzerine Çapanoğulları kaçtılar. Bunun üzerine isyan genişlemeğe başladı. Boğazköy, Hamit, Yenihan’da ayaklananlara katıldılar. Ayaklanmanın genişlemesi üzerine 9 Haziranda Yozgat’ta Sıkıyönetim ilân edilerek, başına da tümen komutanı yetkisiyle Kılıç Ali getirildi. Niğde’deki 11 Tümenin 33 alayının Kayseri’deki taburu da yardıma gönderilmiş ve tabur 11 Haziranda Kılıç Ali Beye katılmıştır (90).
Yozgat ayaklanmasını başlatan Çapanoğulları 13 Haziranda şehri kuşatmışlar ve 14 Haziranda ele geçirmişlerdir. Kılıç Ali Beyin kuvvetleri dağılmış kendisi Boğazlıyan'a çekilmiştir. Buradan gönderdiği raporda, yanında 60 atlıdan başka güvenilir kuvvet olmadığını, iki topla takviye edilmesi gerektiğini ve ancak Çerkez Ethem kuvvetleri Yozgat’a yürüdüğünde ona katılabileceğini bildiriyordu (91).
Çapanoğlu Celal Bey Boğazlıyan'da Kılıç Ali Beye gönderdiği mektupta amaçlarının Mustafa Kemal Paşayı yakalamak olduğunu, bunun için Kırşehir Mebusu Rıza Beyle haberleşmeğe çalıştıklarını, yakında Ankara’ya yürüyeceklerini bildirmesine rağmen (92) başkaldırı Ankara yönünde değil, daha çok Çorum’a doğru gelişiyordu. 16 Haziranda Çapanoğlu Halit Bey Sungurlu'yu işgal etti. Ayaklananlar Akdağmadeni'ni işgal ettiler, işgalciler Sivas kongresine katılan Hacı Tatlızade Bahri Beyin evini ve Hükümet konağını yakmışlar, Hapishaneden mahkumları çıkararak kendilerine katmışlar, Kaymakam Tahir Bey ile Askerlik Şubesi Başkanı Sivaslı Binbaşı Ahmet Beyi Sorgun'un Alişar köyünde kurşuna dizmişlerdir (93). Küre'den Alaca'yı savunmak için gelen kuvvetler, Çapanoğullarının 800 kişilik süvarisi karşısında dağılıyor (94), Alaca 16 Haziranda ayaklananların eline düşüyordu. Bundan sonra Çapanoğullarının kuvvetleri Çorum’a 15 km. uzaklıktaki köylere kadar girmişler ve gözcülerini Hatap Boğazına kadar göndermişlerdi (95). Yozgat’ta ayaklanmanın yayılması üzerine Zile yöresindeki halifeci güçlerin faaliyetleri yine artmıştır. 15 - 16 Haziran gecesi Artova, Çamlıbel karakolları basıldı. Yıldızeli Karakolu baskına uğradı (95).
Zile ve Yozgat’taki ayaklanmaların gelişmesi, Çorum’a stratejik bakımdan çok önemli bir konum kazandırdı. Çorumun ayaklananlar eline geçmesi Zile ve Yozgat ayaklanmalarının birleşmesini sağlayacak, sorun birden iyice büyüyecekti. Bu durumu Genel Kurmay Başkanlığından Çerkeş de bulunan Albay Refet Beye çekilen telgraftan izleyelim;
"Yozgat düştükten sonra Çorum ve Çankırı’nın da tehlikeye girmesi muhtemeldir. Bunlar da düşerse fesat çok genişlemiş olur. Çerkeş’te toplanan kuvvetle Çankırı’ya hareket lazımdır. Ne vakit hareket edeceğinizi bildiriniz. Ethem kuvvetleri 18 Haziran akşamı, Çolak İbrahim kuvvetleri 19 Haziran akşamı toplanabileceklerdir." (97). Bu telgraftan da açıkça görülmektedir ki, ayaklanmayı bastıracak kuvvetler toplanıncaya kadar, Çorum ayaklananlara karşı kendi başına savunacaktır. Oysa isyanın yayılması üzerine bölgede mübalağalı bir Çapanoğlu propagandası sürdürülmektedir. (98) Yayılan söylentilere göre Çapanoğulları 350 süvari, 800 piyade ile Yozgat’a hücum etmişlerdir. Daha büyük kuvvetlerle Mecitözü’ne doğru yürüyerek Çapraşık ve Yozgat civarında toplanmışlardır. Halit Bey kumandasında iki yüz kişilik bir Çapanoğlu müfrezesi, Sungurludan İskilip ve Çorum’a doğru yola çıkmıştır.
Bu gelişmeler karşısında İskilip kaymakamı 45 kişilik bir gönüllü müfrezesini yola çıkarttı. Harar köyündeki tabur kumandanlığına katılmak üzere Çorum’dan 75 kişilik bir gönüllü müfreze gönderildi. Çapanoğullarına karşı olanların maneviyatını güçlendirmek için Çorum mutasarrıfı Çapanoğullarını yakalamak için Ankara’dan 600 süvari ve 2000 piyadenin çıkarıldığı haberini yayıyordu (99). 20 Haziran 1920 de Çorum kendisini savunmak için heyecanlı bir gün yaşıyordu. Mutasarrıf Cemal Bardakçının örgütlediği bir toplantı yapılıyor, mutasarrıf Şair Kul Mustafa’nın şiirlerini okuyordu. Bu şiirde Çorumlu mütesellim Süleyman Ağanın, çoluk çocukla Genç Osman’a (Şakir’e karşı Çorumu nasıl savunduğunu ve Genç Osman’ı nasıl yendiğini anlatıyordu. Şiirin okunması bitince, manifatura tüccarlarından Süccaeddinza-de Mehmet Bey ayağa kalkarak, mutasarrıfa "Kul Mustafa’nın destanında sözü geçen mütesellim Süleyman Ağa şimdi sizsiniz. Ne yapmak lâzım geliyor, maksuda varmak için ne yolda hareket icap ediyorsa emrediniz, emirlerinizi derhal ve harfiyen yerine getirelim. Hepimiz 300 sene evvel yaşamış olan dedelerimize layık çocuklar olduğumuzu ve onların ahfadı bulunduğumuzu aleme ispat edelim" demiştir. Bunun üzerine mutasarrıfta iki heyet seçilmesini istedi, heyetin biri müdafaa heyeti, diğeri levazım heyetiydi (100).
Müdafaa heyetine Albaybeyzade Hacı Sait Bey başkan oldu. Heyete Yiğitbaşı Hayranoğlu İsmail Kâhya ile arkadaşları girdiler. Daha toplantı halinde iken 200 silahlı gönüllü yazıldı. Bu heyet hem şehri savunacak hemde şehirde asayişi sağlayacaktı. 160 asker köylerde nöbet tutmak ve haberleşmeyi sağlamakla görevlendirildiler (101). Tüm şehirli, Çorumu savunmak için çalışıyordu. Hıdırlık Şeyhi Abbas Efendi, Hıdırlık tepesinin batı yamaçlarında siperler kazdırıyor, gözcüleri şaşırtmak için mezar taşlarını donatarak korkuluk haline getiriyordu (102).
Hıdırlık Şeyhi Abbas Külahi
Levazım heyeti, gereği kadar kazan, karavana ve sahan toplayarak orduya hediye etti. Aynı gün toplanan para toplamı 15000 liraya ulaştı (103). Osmancık müftüsü de Ankara Hükümeti kuvvetlerine yardımcı olmak için 21 kişi gönüllü toplayarak yola çıkardı.
Yozgat yöresindeki isyanın gelişmesi üzerine Ankara Genel Kurmay Başkanlığı, Düzce ayaklanmasının bastırılmasında başarılı olan Ethem Beyin Birinci Kuvay-ı Seyyaresini ayaklanma bölgesine göndermeğe karar vermiştir. Bu görev için isteksiz davranan Ethem Bey Ali Fuat Cebesoy kanalıyla ikna edilerek Ankara’ya gönderilmiştir. 19 Haziranda Ankara’ya gelen Ethem Bey kuvvetleri 70 subay, 2100 er, 1300 hayvan, 4 topluk bir dağ bataryası, bir sahra topu, 8 makineli tüfek gücündeydi. (104) Ethem Beye, Genel Kurmay Başkanlığınca verilen emri isyan bölgesinin durumunu çok güzel anlattığı için burada özetlemekte yarar var.

Ankara'da Kuvay-ı Tedibiye Umum Komutanı Ethem Beye (105)
      19 Haziran 1920
1. Yıldızeli - Yozgat  - Zile bölgesindeki ayaklanmaların durumu şöyledir :
a. Akdağmadeni, Yozgat, Alaca mevkileri asilerin elindedir
b. Tokat, Zile, Mecitözü, Çorum, Sungurlu, Çiçekdağı mevkileri bizim elimizdedir.
2. İsyan bölgesinde Genel Kurmay emrinde bulunan kuvvetler şunlardır:
a. Çankırı’da 58 inci Alay Komutanı Binbaşı Vasfı emrinde 300 piyade 50 süvari, 6 makineli tüfek. Albay Refet 19 Haziranda 250 atlı ile Çerkeş’ten Çankırı yönünde hareket edeceğini bildirmiştir.
b. Zile'de 5 inci Tümen Komutanı Cemil Cahit emrinde takip müfrezelerimiz ve
birliklerimiz vardır.
c. Boğazlıyan'da Kılıç Ali müfrezesi, Sivas ve Yenihan mevkilerinde de milli, mahalli müfrezeler ve küçük kıtalar mevcuttur.
3. Tedip müfrezesi 20 Haziran sabahı Ankara'dan hareketle, Yahşihan, Şekilli genel istikametinde Yozgat'a gidecektir. Müfrezenin erzak ve yem ihtiyacı, iki günlük beraber alınacaktır. Kılıçlar ve Kesin'de erzak ve yem biriktirmek üzere tedbirler alınmıştır.
4. Kuvay-ı Tertibiye Umum Komutanlığının vazifesi, isyan bölgelerinde toplanmış olan asi kuvvetleri dağıtmak, asayişi temin ve idame fesat teşkilâtını kökünden yok etme, isyanın kışkırtıcılarını cezalandırmaktır.
Genel Kurmay Başkanı Albay İsmet
Çerkez Ethem Yozgat’ı kuşatırken isyan bölgesinin kuzeyinden ve batısından Çolak İbrahim Bey komutasında, İkinci Kuvay-ı Seyyare ve Albay Refet Bey kuvvetleri giriyordu. 21 Haziranda Albay Refet Bey Çankırı'ya gelmiş, buradan Çorum mutasarrıfı ile konuşmuştur. Çorum mutasarrıfı asilerin şehre çok yakın olduğunu, Albay Refet Bey kuvvetlerinin biran önce gelmesini istemiştir. Refet Bey askerlerin ve atların yorgun olduğunu ancak ertesi gün hareket edebileceğini bildirmiştir. Ve Mecitözü’nden mülazım Münir Beyin   bir   makineli  tüfekle  Çorum’a hareket  ettiğini haber vermiştir  (106) 21 Haziran’da Çorumu savunan güçlerden Binbaşı Mehmet Bey; Karahacip ve Sarı Süleyman köylerini işgalcilerden geri almıştır.
 22 Haziran’da Çorum’u savunan Kara Yusuf, Kırkdilimli Nuri Bey, Yüzbaşı Remzi Bey vb. müfrezeler ayaklananların daha da ilerlemesini güçlükle önlerken, Çorum’da Refet Bey kuvvetlerine katılmak üzere bir miktar jandarma ve ücretli asker beklemektedir (107). Haziranda, Refet Bey kuvvetleri hâlâ Çorum’a ulaşamamıştır. Yozgat’ın Ethem Bey kuvvetlerince geri alınmak üzere olduğu konusunda Çorumda bir bilgi yoktur. Çorumlu yöneticiler Refet Bey gelinceye kadar vakit kazanmaya çalışmaktadır. Çorum ileri gelenleri toplanarak, vakit kazanmak için Çapanoğullarına daha fazla Müslüman kanının dökülmemesi, şehir ve kasaba ve köylerin harab olmasının önlenmesi için bir heyet gönderilmesine karar verdiler. Mutasarrıf Cemal Bardakçının böyle bir girişim konusunda, Ankara’nın görüşünün alınmasının mutlaka gerekli görmesi üzerine, 23 Haziran 1920 de mebus ismet (Eker) Beye Mustafa Kemal Paşaya bir telgraf çektirildi. İsmet Bey telgrafında Çorum uleması, eşrafı ve esnafı ve münevverlerinin bir fevkalade toplantı yaparak, Çapanoğullarının Çorum’a saldırılarını önlemeğe karar verdiğini ve bunun için evlatlarını silahlandırdığını bildiriyor. Çorumluların Yozgat’ta bulunanları doğru yola davet edecek bir Çerkez Ethem’in Kuvay-ı Seyyaresi 20 Haziranda Ankara’dan hareket ettiler. 23 Haziran sabahı Yozgat’a geldiler. Sabahleyin şehrin batısından giren Çerkez Ethem kuvvetlerine karşı hilafet ordusu dayanamayarak, doğuya doğru çekilerek Akdağ madeni yönünde şehri terk ettiler. Kentteki Ermenilerde asilere katılmıştı. Çerkez Ethem kuvvetleri, hemen askeri bir mahkeme kurarak 12 kişiyi idam ettiler. Bunlar arasında Seriye Hakimi Hafız Şahap, oğlu Refet, Yürük zade Hüsnü gibi ayaklanmanın elebaşları bulunuyordu. Çapanoğlu Celal ve Edip Beyler kaçmışlardı.
Ethem Bey Yozgat’ta 200 kişilik bir müfreze bırakarak, 24 Haziranda isyancıların toplanmakta oldukları Alaca üzerine yürüdü, Alaca'yı kuşattı. Ertesi günü iki saatlik bir çatışmadan sonra 26 Haziranda şehre girdi.
Dağılan Çapanoğlu kuvvetleri, Ethem Bey kuvvetlerinin Yozgat’ta ilişkisini kesecek şekilde, Alaca ve Yozgat arasındaki sarp bir boğaz olan Arap Şefte toplanıyorlardı. Bunun üstüne Ethem Bey Yozgat’a geri dönmek üzere yürüyüşe geçti. 2 Temmuz 1920 de Arap - Seyfe boğazında asileri çevirerek büyük kayıplar verdirdi. Çapanoğlu Halit Bey yaralı olarak kaçtı. Ayaklanan güçlerin esas bölümün dağılması üzerine Ethem Bey kuvvetleri kalan dağınık güçlerin temizlenmesini diğer kuvvetlere bırakarak 9 Temmuz 1920 de batı cephesine hareket ettiler (108).
Ethem Beyin divanı harbi, Çapanoğullarına yardım ettiğinden, Ankara Vali Vekili Yahya Galip Beyin sanık olarak yargılanmasına karar vermiştir (109). Sonra kardeşi Reşit Beyin aracılığıyla Ethem Bey bundan vazgeçti. Ethem Beyin Alaca ve Çorum köylerinden 200 atlı toplama girişimi de Refet Beyin ve mutasarrıf Cemal Bardakçı'nın tutumları dolayısıyla bir sonuç vermedi (110).
Ethem Beye verilen cephe emrinde sözü edilen Kılıç Ali Bey kuvvetleri 23 Haziranda asilerin Boğazlıyan'ı basması üzerine tamamen dağıtılmıştı, Kılıç Ali Bey de Kayseri’ye sığınmıştı (111). Heyetin gönderilmesinin yararlı olacağını düşündüklerini anlattıktan sonra bu konuda Mustafa Kemal Paşanın iznini istiyordu (112).
24 Haziranda Refet Bey 500 kadar süvariyle sabahın erken saatlerinde Çorumda bulunmak üzere İskilip’ten hareket ettiğini ve Yozgat’ın geri alınmış olduğunu bildiriyordu. 25 Haziran 1920’de Albay Refet Bey kuvvetleri Çorum’a geldi. Çorumluların yardımlarıyla Refet Bey kuvvetleri güçlendirildi. Çorumdan 150 kişilik bir milis kuvveti ve subay olarak Osman Köstekçi, Sıddık Çorbacı, Cemal Çorbacı, Rıfat Kavukçu, ve Toz burunlu Ahmet Katıldı. Refet Bey çevrede küçük güçlerin temizlenmesiyle uğraştıktan sonra, 29 Haziran 1920 de Çorum’a dönerek, Mecitözü yoluyla Zile’ye hareket etmiştir (113).
Genel Kurmay Başkanlığı 6 Temmuz 1920 de şu emri verdi :
1.    Binbaşı İbrahim müfrezesi imkân oldukça Albay Refet ten emir alacaktır. Karamağara, Akdağ istikametinde hareketle yol üstündeki asileri temizleyecektir.
2. Albay Refet emrindeki kuvvetler, Ortaköy'den Kadişehir, gereğine göre Kara mağara veya Akdağmadeni istikametinde hareketle Binbaşı İbrahim müfrezesiyle işbirliği yapacaktır.
3. 3 üncü Kolordu Komutanı Albay Selahattin emrinde Yıldızeli'ndeki kuvvetler Akdağmadeni yönünde tenkilde devam edeceklerdir.
4. Yarbay Cemil Cahit şimdilik Lâdik havalisindeki durumu ıslâh edecektir (114).
12 Temmuz 1920 günü tenkil birlikleri, Zile’ye tekrar girdiler. Ayaklanmanın elebaşılığını yapan 22 kişi idam edildi. İsyancıların tutuklanmış olduğu Amasya’nın ileri gelenleri kurtarıldı. Tokat Zile ve Yıldızeli’nde sıkıyönetim ilân edildi. Sonra 1300 — 1309 doğumlular silâhaltına alındı, Yarbay Cemil Cahit Bey kuvvetleri Tokat ve Merzifon’dan gelen gönüllülerle kuvvetlendirildi. Böylece Yozgat ve Zile ayaklanmalarının birinci safhası kapanmış oldu (119)
İsyanın başı olan Çapanoğlu Edib, Celal ve Halit Beyler Sivas’ın Aziziye kazasında Çerkez beylerine sığındılar. Aziziye halkı, Çapanoğullarını hükümete teslim etmediler. Kendilerini enterne edeceklerine söz verdiler.
Oysa biraz sonra göreceğimiz gibi Eylül ayından sonra yeniden ayaklanmalar başlayınca, Halit Bey Aziziyeden kaçarak ayaklanan kuvvetlerin başına geçti. Bunun üzerine Ankara Hükümeti Aziziye'ye baskı yaparak Celal ve Edib Beyleri Ankara’ya getirtti. Mustafa Kemal bunlara bir ceza uygulatmayarak, kendilerinin ayrı ayrı yörelerde oturmalarını zorunlu kıldı (115).
Temmuz ayında sönen Yozgat ve Çorum yöresindeki ayaklanmalar Eylül ayında yeniden bir canlanma gösterdi. Bir yandan Yozgat’ın Çekerek'e bağlı Özüveran köyünde oturan Aynacı oğulları çevrelerinde topladıkları kişilerle birlikte ayaklanarak Akdağmadeni ve köylerini bastılar (117). Öte yandan birinci Yozgat ayaklanmasında bağışlananlardan kurulan 500 kişilik bir gönüllü alayı, cepheye gönderilmek üzere Yozgat’a getirilmişti. Bunlar cepheye gitmediler, kaçarak ayaklandılar. 6 Eylülde, Erbaa'yı, 9 Eylülde Zile'ye bağlı Ortaköy'ü bastılar (118).
Aynaca oğlu isyanını bastırmak için gönderilen Binbaşı Ali Galip Bey komutasındaki Kuvay-ı Milliye kuvvetleri Akdağmadeni'nin Koyuncu köyü civarındaki müsademede esir düşmüşlerdir. Yöresinde "Kör Hoca Olayı" diye tanınan bu olayda, Ali Galip Bey ve altı arkadaşı şehit edilmişlerdir (119).
Sorgundaki milli kuvvetlerden bir grup jandarma binbaşısı Naci Bey komutasında, Ortaköy’e gönderildiyse de yolda baskına uğrayıp esir edildi. Bu gelişmeler sırasında Amasya ve Tokat arasında da hareketler başlamış Çengel han basılmıştı. Yozgat’tan kaçan halifeciler Kırşehir’in Nogay, Kazıközü köyünde toplanmış, üzerlerine gönderilen jandarma müfrezesinin subay ve erlerini şehit ve esir etmişlerdi. (120) Bunun üzerine Eskişehir’e dönmüş olan İkinci Kuvay-ı Seyyare Komutanı Çolak İbrahim Bey kuvvetleri ayaklanmayı bastırmakla yeniden görevlendirilmiştir. İbrahim Bey kuvvetleri önce Yozgat’a gitti, oradan 21 Eylülde Kara mağara’ya doğru yola çıktı. 23 ve 25 Eylüldeki çatışmalarla çeteleri dağıtarak, 29 Eylül 1920 de Akdağmadeni’ne girdi (121). Buna rağmen ayaklananların Çorum için tehlikeleri sürüyordu. 23 Kasım 1920 Mecitözü'nün Kargı ve Doğla köylerini bastılar (122). Çolak İbrahim Bey kuvvetlerinin, iki ay süren uğraşmaları sonucu ayaklanan kuvvetler tamamıyla dağılmış, Alacanın Karatepe köyünde saklanan Çapanoğlu Halit Bey Amasya Divanı Harbinde yargılanarak idam edilmiştir (123).
Bu ayaklanmalarında bastırılmasından sonra, Çorumun kurtuluş savaşındaki işlevi, bir ayaklanma bölgesindeki direnç noktası olmaktan çıkıyor, kurtuluş savaşını hem asker gücü hem de mali olanakları destekleyen bir mutasarrıflık haline geliyordu.
  İkinci Yozgat ayaklanması bastırıldığı tarihlerde Türkiye’de kurtuluş savaşının örgütlenmesinde önemli bir dönüşüm yaşanıyordu. Çeteler ve bağımsız güçler halinde örgütlenmeden, düzenli orduya geçiliyordu. 8 Kasım 1920 de Ali Fuat Paşa, Ankara’ya çağrılarak yerine Garp Cephesi Kumandanı olarak Albay İsmet Bey gönderildi. İsmet Beyin düzenli orduyu örgütlemek konusundaki girişimleri, Çerkez Ethem’in direnciyle karşılaştı. 22 Ocak 1921 de Çerkez Ethem'in Yunan işgal bölgesine geçmesinden sonra, bu dönüşüm tamamlandı. Milis örgütlenmesinden düzenli ordu örgütlenmesine geçilmiş oldu.
Ankara, TBM Meclisiyle, düzenli orduyla, bir devlet şeklinde örgütleniyordu. Böyle bir örgütlenmede, her yörenin halkına düşen görev konulan düzenin kurallarına göre, konulan vergileri ödemek, ordu için belirli yaş gruplarının askere gitmesi vb. görevleri yerine getirmekti. Bu tarihten sonra Çorum’un da kurtuluş savaşına katılımını bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir.
Ankara Hükümeti, Anadolu’da denetimini kurduktan sonra, Ordusunu askere alma yoluyla kurmuştur, askere alabilme ancak Ankara Hükümetinin denetimi altında bulunan yerlerden yapılabileceği için, kurtuluş savaşının insan gücünü büyük ölçüde Ankara çevresindeki yöreler sağlamıştır. Bu özellik kurtuluş savaşında şehit olanların sayılarının illere göre dağılımında kendini göstermekledir. İstiklal harbinde şehit olan 36236 erin bağlı olduğu askerlik şubelerine göre dökümü yapıldığında, Çorumdan 226, Alaca'dan 102, İskilip'ten 269, Mecitözü’nden 347, Osmancık'tan 329, Sungurlu'dan 243 erin şehit olduğu görülmektedir. Çorumun bugünkü il sınırlarına göre hesaplanırsa 1516 şehit (124) vermiştir. Bu toplam sayının yüzde 5'ine yakın bir rakamdır ki, o dönem için Çorum’un nüfus payının yüzde 2'ler mertebesinde olduğu düşünülürse, Çorumun insan gücü olarak yaptığı fedakarlığın ölçüsü daha iyi kavranabilir. Nitekim kurtuluş savaşı sonunda Çorum ilinde 1510 kişi istiklal madalyası almıştır (125).
Çorum halkı da, Sakarya Savaşı sırasında çıkarılan "Tekâlifi Milliye" hükümlerini tüm Anadolu halkıyla birlikte yerine getirmiştir. Her hane halkı, bir takım iç çamaşırı ve çarık vermiş, tüccar ve halk elinde bulunan ordunun teçhizatı, askerin giyeceği ve yiyeceği olarak kullanılabilecek tüm malların yüzde 40'ını devlete vermiştir.
Bu el konulan malların bedellerini, savaş sonrasında ödemek için halka birer mazbata verilmiştir. Ordu ihtiyacı için el konulan taşıtların dışında, halkın elinde kalan her türlü taşıt aracıyla (at arabası, yaylı, öküz arabası, kağnı, at, eşek, katır, deve) ayda bir defa olmak üzere ve 100 km.yi geçmemek koşuluyla orduya ait malzemeyi istenen yere halk ücretsiz taşıyacaktı. Tekâlifi Milliye emirlerini yerine getirmek için her kazada, Tekâlifi Milliye Komisyonları kuruldu. Bu komisyonlara, kaymakam, mal müdürü, en büyük askeri amir, belediye ve ticaret odasının seçtiği iki üye, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinden iki üye katılıyordu (125).

Kurtuluş savaşının bu aşamasında Çorum'daki Hıdırlık şeyhinin kurtuluş savaşı için etkin bir taşıma örgütü kurduğu anlaşılmaktadır. Hıdırlık şeyhi taşımacılığa Refet Paşanın teşvikiyle başlamıştır. Başlangıçta 35 devesi ve 4 çift atlı arabasıyla Samsun' dan Çorum'a ve Çorum'dan Sungurlu yoluyla Yahşihan’a ve yine Çorum'dan Yozgat yoluyla Ankara'ya kadar cephane ve  askeri malzeme naklettiriyordu. Sakarya harbi sırasında kullandığı deve adedi 68'ze ve araba adedi 40'a çıkıyordu. Hem ücretli hem ücretsiz taşıma işlerinin örgütlenmesiyle uğraşan Şeyh Abbas, karşılaştığı soyguncu eşkıyalardan Şeyhliğinin prestijini de kullanarak sakınmak yolunu buluyordu (127)
Çorum'un Karadeniz'le Ankara'yı bağlayan yol üstünde bulunması, Kurtuluş Savaşı'nda Ankara'yı ziyaret eden yabancıların Çorum'dan geçmesine neden olmuş ve Ankara'nın eğilimlerine paralel olarak gelen bu misafirler Çorumlularca ağırlanmışlardır. Bunlar arasında General Frunze de Sovyetler Birliği'nden Ankara'ya giderken ve dönerken Çorumda gecelemiştir.
Kurtuluş savaşı sırasında, Çorum mebuslarından Sabıkzade Abdurrahman Dursun Bey ikinci grup içinde yer alırken, (129)İsmet (Eker) Beyin, birinci grupta Mustafa Kemale yakın olarak çalıştığı anlaşılmaktadır. Nitekim, kurtuluş savaşı sonrasında Birinci Meclis görevini tamamlayıp, muhalefetin büyük ölçüde ayıklandığı İkinci Mecliste İsmet Bey yeniden seçilecek ve TBMM'ye başkan vekili seçilecektir. Bu seçim İsmet Beye 29 Ekim 1923’te saltanatın ilga edilip Cumhuriyetin ilân edildiği ve Gazi Mustafa Kemalin ilk Reisicumhur seçildiği tarihi oturma Başkanlık etmek onurunu getirecektir (129).

Kategori : Çorum'da Kültür ve Sanat

Diğer İçerik Sayfaları