Çorum da Bakırcılık Sanatı

 

Çorum’da Bakırcılık Sanatının
Gizli Kalmış Tarihi Üzerine Birkaç Not

Hasan Tuluk


Anadolu’da maden sanatının Mısır, Mezopotamya ve İran’la birlikte, M.Ö. 7000’li yıllardan itibaren bir gelişim süreci içine girdiğini biliyoruz.  Özellikle arkeolojik buluntular ve etnografik araştırmalar Anadolu ve Türk maden sanatı hakkında bildiklerimizi kronolojik bir tarihlendirmenin çok daha ötesine taşımaktadır; Madeni işleme, biçim verme ve bezeme tekniklerinin zenginliği madeni malzemelerin kullanım niteliği konusunda yeterince ipucu barındırmaktadır.
Türk sanatı tarihi bakımından ise madenlerin kullanım nitelikleri hakkında bugünkü bildiklerimiz, mutlak merkezin başkent ve dolayısıyla Osmanlı sarayı olduğu ve her tür sanatsal etkinliğin saray için üretildiği zengin bir koleksiyondan elde edilmiş bilgilerle sınırlıdır. Bu, günümüzde kaleme alınmış “Türk Maden Sanatı Tarihi”nin çoğunlukla Osmanlı Saray’ı için üretilmiş bir maden sanatının tarihi olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Saray için üretilmiş kap-kacak ve süs eşyası üzerinden yazılmış ve daha çok genellemeler üzerine kurgulanmış bu maden sanatı tarihinde, taşranın ya da başkent dışı yerleşim odaklarının ürettiği yerel maden sanatı ürünleri ya bu değerlendirme içinde yer alamamışlar ya da çok az sayıda birkaç sıra dışı ürünle sınırlı kalmışlardır.  Hâlbuki Anadolu’da yerel teknik, form ve bezeme bakımından, demir, bakır ve pirinç gibi madenlerle üretilmiş son derece zengin bir maden sanat etkinliğinin varlığı, bölgesel müzelerin arşivlerinden ve özel koleksiyonlardan izlenebilmektedir.
Öte yandan, böylesi bir sanatsal etkinliğin üretildiği ortam ya da bir başka deyişle sanatsal etkinlik alanının sosyal yönü hakkında bildiklerimiz, bölgeye odaklanmayan Ahilik teşkilatı üzerine derlenmiş genel bilgilerden ibarettir. Üretim teknikleri, mekânlar, kişiler, iş ahlakı, törenler, gelenekler yörelere göre değişen ve bu sanatsal etkinliğin asıl özgün yanını ortaya koyan, ancak mutlaka Ahilik geleneği üzerinden açıklanabilecek son derece özgün ve güçlü bir sosyal ilişkiler yumağını da içermektedir. 
 Bu çalışma, Çorum’da bakırcılık sanatının biçimsel yönü dışında, kişilere ve ilişkilere, bir başka deyişle sosyal boyutuna odaklanmış ve henüz kaleme alınmamış, gizli kalmış yakın tarihini ortaya koymayı amaç edinmiştir. Bu amaçla benimsenen yöntem en genel ifadesiyle bir sözlü tarih çalışmasıdır. Günümüzde geriye yalnız birkaç üyesi kalmış, 70-80’li yaşlardaki bakırcı ustalarının anlattıkları, 1950’li yıllarda Çorum’daki bakırcı esnafı, geleneği, iş ahlakı ve ortam konusunda son derece ilginç ve özgün bilgiler içermektedir.
 Emekli bakırcı ustası Elvan Sağlık, 1930’lu yıllara kadar inen bakırcılık yılları hakkında şu bilgileri veriyor:
 “Babamı küçük yaşta kaybettim. Bir gün komşumuz elimden tutup beni bakırcılar arastasına götürdü. Üzerimde annemin komşu tezgâhında dokuduğu gömlek, ayağımda pantolon ve altı kabaralı ayakkabılarım. Dokuz yaşımda Hasan Bekir Usta’nın çırağı oldum. 5 kuruş ekmek parası, haftada da 5 ya da 10 kuruş haftalık alırdım. O da yapılan işin kârına göre değişirdi. Dükkân temizliği, eve gidecek ya da evden getirilecek eşyalardan, bakır yıkama ve dükkân açma işinden ben sorumluydum. 
1930’lu yıllarda bakırı İstanbul’dan alıyorduk. Bakır, 1x2 m. ölçülerinde üst üste konulup, çelik çemberle paketlenmiş olarak gelirdi. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Almanya bakır ihracını durdurdu. İhtiyacı karşılamak için Kahramanmaraş’tan külçe bakır getirilirdi. Ancak o da yeterli olmadı. Bu kez İsmail Özbakır (Kolsuzun İsmail) hurda bakırları pota içinde erittikten sonra, çoraktan yaptığı kalıplara dökerek külçe bakır elde etti. İsmail usta çok çalışkan ve yeniliği seven bir insandı. Meşin körüğün yerine, tek el ile döndürülerek hava veren metal körüğü ilk kez o kullandı. Külçe dökümünden sonra el ile çalışan bakır haddeyi de Çorum’a o getirdi. Düğünlerde pilav ikram edilen kayık tabağı o yaptı. Banyo kazanı ve toprak güvecin bakırdan imalatını o gerçekleştirdi. 1965 yılında da Çorum’a krom-nikel kaplamayı kurdu.”  (Resim 1)
Elvan usta, İsmail Özbakır’ın dışında Hacı Kızının Cemal, Helimoğlu’nun İbrahim, Hikmet Satır, Hıdır Tuluk, Mehmet Elbir ve Gazi Özbakır gibi ustaların da o dönemde işinin ehli ve hatırı sayılır ustalar olduklarından bahsetmektedir.


Elvan Sağlık’ın şu sözleri, bu yıllarda bakırın biçimlendirilmeye hazır hale getirilmesinde uygulanan yöntem konusunda ilginç bilgiler içermektedir: “Külçe bakırın dövülmesi çok eziyetliydi. Arastanın ortasında büyük bir ocak kurulur, dört ya da sekiz kişilik ekipler tarafından günlerce dövülerek levha haline getirilirdi. Ayrıca, dövme işi ne kadar dikkatli yapılsa da kalınlık farkı olurdu. Bu da bazı kap-kacak yapımında sorun yaratırdı.”
Hüseyin Ekmekçi’nin verdiği bilgiler haddehanelerde işlenmiş ancak belirli bir form vermek için yeterli incelikte olmayan bakırın inceltilmesi konusunda aynı yöntemin kullanıldığını göstermektedir. Ekmekçi, “Kayseri’den 30 cm. çapında ve 1 mm. kalınlığında bakır getirdiklerini, demircilere dövdürerek 75 cm. çapa kadar genişletildiğini, sonra da kullandıklarını” söylemektedir. 
Aktüre, 19. yy.da bakırcılığın Çorum kentinin geleneksel üretim kollarından birisi olmasına karşın bu yıllarda kentte haddehane bulunduğunu gösteren herhangi bir bilgi bulunmadığını, Çorum bakırcıları için gerekli saf bakırın en yakın bakırcılık merkezi olan ve birkaç haddehaneye sahip Tokat’tan getirilmiş olabileceği yorumunu yapmaktadır.  Bu durumun 20. yy.ın ikinci yarısına kadar sürdüğü anlaşılmaktadır.
Çorum’da ilk bakır haddehanesi 1950 yılında Mehmet ve Hüseyin Kaynak kardeşler tarafından kurulmuştur.  Kentte ikinci haddehane Mehmet Ayman tarafından kurulmuş, haddenin küçük olması işletmenin ancak 1960 yılına kadar hizmet vermesini sağlamıştır. “Emek Bakır” adı altında Hüseyin ve Bahri Ekmekçi kardeşlerin kurduğu işletme Çorum’daki üçüncü haddehanedir. Bunları Karamanlar ve Hançerliler’in işletmeleri izlemiştir.
Başta mutfak eşyaları olmak üzere pek çok alanda yaygın kullanımı olan bakır talebini karşılamak için çevre kasaba ve köylerden hurda bakır toplanır, eritilip potalara döküldükten sonra haddeye verilir, yeniden levha bakıra dönüştürülürdü. İlkel denebilecek bir teknolojiyle ve mazotlu motorlarla gerçekleştirilen bu işlemde, çekilen levhada kalınlık farkı olsa da Çorum’un kendi ihtiyacını karşılayabilecek yetkinlikteydi. Ancak bu dönemde bakır kıtlığı nedeniyle kasaba ve köylerden toplanan eski kap kacakların eritilerek yeniden kullanılması, sanat tarihi bakımından bugünden bakıldığında Çorum bakırcılık sanatının çok daha gerilere giden zarif örneklerinin yok olmasına neden olmuştur.
Her şeye rağmen 1950’li yıllarda hem çok kazançlı, hem de çok itibarlı olan Çorum’da bakırcılık sanatı, belirgin biçimde bir Ahilik geleneği üzerine kuruluydu.  Çırakların işe alınmasında doğruluk ve ahlak öncelikli olup, referans istenirdi. Çırak için usta bir velinimet, ustası için çırak da manevi bir evlattı. Onun sözleri baba gibi geçerliydi. Aile fertleri tarafından da öyle bilinirdi.
 Kurban ve Ramazan Bayramı arifesinde ustalar kalfa ve çıraklarını hamama götürür, varsa ihtiyaçlarını karşılar ve bayram yemeğine davet ederlerdi. Bayram namazından sonra birlikte yemek yenilir, ustanın ve eşinin eli öpülürdü. Ustanın hanımı da kalfa ve çırak için değerli ve saygındı. Usta, çırakların harçlığını verdikten sonra evden ayrılırlardı.
Çırağın en başta gelen görevleri; dükkân temizliği, ihtiyaçların temini ve imalatı tamamlanmış bakır malzemelerin yüzeyinin yıkanarak parlatılmasıydı. Yapılan işler teslim edilirken çırak mal sahibinden şaardenlik denen bahşiş isterdi. Bahşiş miktarı işin büyüklüğüne ve mal sahibinin cömertliğine göre değişirdi.
Çırağın sanatı öğrenme sürecinde ilk yapacağı işler çorba ve yağ tavası gibi küçük objelerdi. İşinde başarılı çıraklar ahlaken de olumlu görülürse ustası tarafından kalfalığa aday gösterilirdi. Bakırcı esnafından oluşturulmuş bir komisyon, aday ya da adayların yapacağı işleri ve teslim zamanını belirlerdi. Ramazan ya da Kurban Bayramı öncesinde, birkaç gün önceden verilen işler yapılıp arife gününe hazır edilirdi. Kalfalık sınavında çoğunlukla küpeli kazan, bağ leğeni, çamaşır kazanı, banma, kuzu kazanı, soba kazanı gibi işler yaptırılırdı. Sınava girecek olan adaylar bir gün öncesinden ustaları ile birlikte hamama giderler, ertesi gün yeni kıyafetlerini giyerek arastada hazır bulunurlardı. Arastanın ortasında, uygun bir alanda ustaların ve misafirlerin oturması için hasır iskemleler hazırlanırdı.  Merasim sonunda ikram edilecek şeker, lokum ve kolonya da hazır bulundurulurdu.
Kalfalık merasimi usta ve kalfa adaylarının ikindi namazından çıkmasından sonra başlardı. Cemiyet başkanı ya da yardımcısı  ile komisyon üyesi ustalar yapılan işleri kontrol eder, başarısız gördükleri adaya bir sonraki Bayram’a hazırlanmalarını söylerlerdi. İşini beğendikleri adayları da tebrik eder, “darısı ustalığınıza” derlerdi.  Cami hocası Kur-an’dan ayetler okur ve dua edilirdi. Ustaların ve hoca efendinin elleri öpülür, şeker, lokum ve kolonya ikram edilerek tören sona ererdi. Bütün bu yapılan etkinliğe “Kalfa duası” denirdi. Merasimden sonra yeni kalfa dükkânına gider, diğer kalfa adayları da onu kutlarlardı. Kalfa da “Allah size de nasip etsin” diyerek karşılık verirdi.
Kalfalar arasında zaman zaman, özellikle kazan ve leğen perdahlama işinde yarış yapılırdı. Bakır eşyanın, hem yüzeyinin güzel görünmesi hem de metalin sertleşip direnç kazanması için çekiçle dövüldüğü bu işlemde, yüzeyde çekicin bıraktığı dairevi izlerin homojenliği yarışın galibini belirlerdi.
1950’li yıllarda Çorum’da bakırcılık altın çağını yaşıyordu. Kazançlı ve itibarlı bir meslek olması nedeniyle, bakırcı damat adayları kız babaları tarafından daha çok tercih edilirlerdi. Bu dönemde bakırcılığın revaçta bir meslek olması “Analar çocuklarını bakırcı olması için doğuruyor” sözünün ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Elvan Sağlık, Çorum’da ilk bakırcı dükkânlarından birkaç tanesinin saat kulesi ile çöplük arasındaki ayakkabıcılar arastasında, Gazi Özbakır, Osman Tuncer ve Rüstem Ekmekçi’ye ait olduğunu ve burada sadece satış yapıldığı bilgisini vermektedir. Çorum’daki büyük çarşı yangınından sonra, 1937 yılında bunlar da Sancaktar Camii karşısına taşınmışlardır.
Bakırcılık gürültülü bir meslek olduğu için arasta dışında, sokak aralarında -kalaycılar dışında- bakırcı dükkânı açılmasına izin verilmezdi. 1950’li yıllarda Sancaktar Camii karşısında, Nurettin Bey Caddesi’ndeki bakırcı ve kalaycı dükkânları 20–25 m² büyüklüğünde, çoğu tahta kepenkli ve tek kapılıydı. Menteşeli iki kapak yukarı katlanır, bir kapak da yere sarkardı. Alt kapak çoğu zaman alttan desteklenerek, üzerinde bakır ya da kalaylanmış objeler teşhir etmek için de kullanılırdı. Kepenkler yukarıda birleştirildikten sonra, demir çubuk ve asma kilitle kilitlenirdi.

Kategori : Çorum'da Kültür ve Sanat